Atam İzindeyiz!

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

  • a

  • Gocunanlar

Ortak Türkçe

Yazan: atamizindeyiz Haziran 5, 2007

Değinmeler

Türkçenin gelişmesi

Unutmamalı ki Türkçeleri geliştirmek, ortak bir anlayışla Büyük Türkçeyi kurmak; tek tek bütün Türk uluslarını güçlü kılacağı gibi, bir bütün olarak varlığımızı daha iyi gösterecektir. Unutmayalım ki, gerçek güç; kol gücüne değil, kültür temeline dayanır.

Avrupa’nın ortalarından Asya’nın doğusuna kadar uzanan coğrafyada; kültürleri, yaşayış biçimleri yer yer örtüşse bile, benzemeyen yönleri, kendi özellikleriyle ilgi çeken, geniş bir Türk dünyası var. Bu uzak coğrafyadaki ulusları, ortak bir kültür temeline yerleştirmek olanağı var mı? Ortak kültür temeli olarak gördüğümüz dil, nasıl geliştirilebilir? Ortak Türkçe; kültürün, bilimin, edebiyatın gelişmesine yansıyabilir mi? Çeşitli ulusların uyum içinde yaşamasına nasıl yardımcı olur? Uzak coğrafyalarda komşu ilişkileri, üretim, doğa ilişkileri yaşama biçimlerini etkiler. Bu etkileşim dile de yansır. Önceleri ağız özelliği gösterirken, giderek lehçe ağırlığı kazanmaya, kaynaklarından uzaklaşmaya başlayan diller bağımsızlığını kazanır. Komşu ülkeler arasındaki kültür örtüşmesinin en çok dile yansımasını, doğal saymalıdır. Bu örtüşme; Osmanlı Devleti gibi, geniş bir coğrafyada ayrı kültürlerle bir arada 700 yıl yaşayan bir İslam devletinde, Osmanlıca diye bir başka dilin de doğmasına yol açmıştır. Bilimle, teknikle, sanatla, ticaretle gelişen ilişkiler; kendi alanlarına özgü sözcüklerin Türkçeye yerleşmesini kolaylaştırmıştır. Kimi zaman dilin yapısına uydurularak, kimi zaman olduğu gibi yamanarak Türkçeye giren bu sözcükler dilin yapısını bozmuşlardır. Canlı bir varlık olan dilin evriminde; yaşama biçimleri ile kültür ilişkilerinin dili etkilemesini, yapısal değişimlere yol açmasını doğal saymalıdır. Ancak bu durum doğaldır diye dili kendi haline bırakmak doğru olmaz. Dili işlemek; yeni anlatım olanakları kazanmasını, bilimin, sanatın gelişmesini göstermek için, hazırlamak gerekir. Süreklilik isteyen böyle bir çalışmada ortak yazı dilini temel almalıdır. Ortak yazı dili için de ortak abece’de uzlaşma sağlamalıdır.

YAZI DİLİ

Türkçelerin yapısal özelliklerine bakılırsa; sesçil bir dil olduğu, söylendiği gibi yazıldığı, yazıldığı gibi söylendiği sanılır. Aslında hiçbir dilin ses özellikleri tam olarak yazıya geçirilemez. Yazım, çevriyazı değildir. Yazım ne kadar yalın olursa öğrenilmesi o kadar kolay olur. Yazı dilinde belirtilemeyen yazım özellikleri kulaktan öğrenilir. Kulak eğitimini gerektiren yazım özelliklerini yazıda göstermeye girişmek, durumu daha da karmaşık yapar. Önce Türkiye Türkçeslnin yazımında, uzlaşmaya varılamayan sorunlara çözüm getirmek gerekir. Sonra öteki Türkçelerin yazımında nasıl bir yol izleneceği tartışılabilir. Kısaca anımsamak gerekirse: L’den sonraki ünlüye, l’yi ince okutmak için düzeltme imi konmaz: Lale, lahza gibi. Hele Batı dillerinden geçen sözcüklere hiç konmaz: Reklam gibi. K’den sonraki art ünlünün ön ünlü olması, k’yi inceltmesi için düzeltme imi konur: Dükkân, Hakkâri gibi. Yazılışı aynı olan, ayrı anlamlı sözcüklere de düzeltme imi konur: Hala, hâlâ gibi. Görülüyor ki düzeltme imi tam olarak kalkmış değildir. Düzeltme iminin bütünüyle kalktığını sananlar olduğu gibi, uzun okunması gereken Osmanlıca harflere düzeltme imi koymayı alışkanlık haline getirenler de var. Bu karmaşa sürüyor. Türkçenin eklemli bir dil olduğunu, kesmeli söyleyişe uymadığını anımsayalım. Yazımda kesme imi kaldırılmıştır. Bileşik sözcüklerin yazımı da bir başka tartışma konusudur. Türkiye Türkçesinin yazımında bu sorunlar çözüme ulaşıp ortak bir “Yazım Kılavuzu” anlayışına varılamadan, abece’ye X, Q, W gibi harflerin girmesini isteyenler ayrı bir tartışmaya yol açmaktadır.

ÖTEKİ ABECE’LER

Daha Türkiye Türkçesinin yazımında bu sorunlar çözüm beklerken, büyük Türkçeyi yazı diline dayandırmak için ortak bir abece, ortak bir yazım anlayışını benimsemek, gerçekleşmesi kolay olmayacak bir düş gibidir. Kaldı ki Balkan Türkleriyle Kıbrıs Türklerinin dışında; Latin kökeninden gelen Türkiye Türkçesinin abece’sini benimseyen başka bir ulus yoktur. Azerbaycan abece’sinde gırtlak h’si yerine “X”, kalın K yerine Q, açık e yerine “ters e” harfleri kullanılıyor. Sesçil bir dilde ses özelliklerini belirten harflere yer vermek gerekse de, bütün seslerin yazıda gösterilemeyeceği ilkesini yeniden anımsayalım. Türkiye Türkçesinin bölge ağızlarında öyle sesler var ki, çevriyazıda bile onları göstermek olanağı yoktur. Yazımı yalınlaştırmak, kulak eğitimine önem vermek gerek. Belki de Türkçedeki ses uyumu, hecelerin eklemli oluşu bu söyleyiş biçimlerini değiştirmeye yöneliktir. Böylece lehçe özellikleri ağız ayrımına dönüşecek, ortak Türkçede yakınlaşmaya yol açacaktır. Gagavuzların Latin abece’sinde sesleri göstermek için başka yöntemler denenmiş; y harfi ile yumuşak g harfi kullanmadan, uzun okunmak istenen ünlüler iki ünlü harfle gösterilmiştir. Yağmur yerine yaamur, kazmaya yerine kazmaa gibi. Kimi zaman y yerine n geliyor: Dünyada yerine dünnada gibi. Türkiye Türkçesinin yazımında öldüren anlamına gelen “katil” sözcüğünü, öldürme anlamına gelen “katil” sözcüğünden ayırmak için “kaatil” yazımı düşünülmüştü. Çünkü a harfine düzeltme imi konursa a’nın uzun okunmasının dışında art ünlü olan a ön ünlü olacak, kalın k ince k’ye dönüşecek, böylece söyleyiş yanlışına yol açacak. Söyleyişte belirtilmese bile, yumuşak g harfinin Türkiye Türkçesinin abece’sinde önemli işlevi vardır: Söyleyişte kolaylık sağlama işlevi. Gerek Türkiye Türkçesinin, gerek öteki Türkçelerin yazımında ortak ilkeler saptamak hiç de zor değildir. Küçük ayrıntıları onur sorunu haline getirmemek, iyi niyetle çalışmak yeterli olabilir.

YENİ KAVRAMLAR

Üzerinde durulması gereken asıl önemli konu; Türkçenin söz değerlerini ortak sözcüklerle genişleterek, büyük bir söz dağarı oluşturmaktır. Giderek söyleyiş biçimlerinde yakınlaşmalar sağlayarak ortak bir Türkçeye ulaşmaktır. Türkiye Türkçesinin sözcük dağarını zenginleştirmek için elyazması eski metinlerde yer alan Türkçe sözcükleri taramak, bölge ağızlarında yaşayan söz değerlerini derlemek, Türkçe köklere, eklere dayanarak yeni kavramlara terimler türetmek gerekmiştir. Bu çalışmalar “Derleme”, “Tarama”, “Terim” sözlüklerinin oluşmasına yaramış, Türkçenin söz varlığı belirmeye başlamıştır. Doğrusu istenirse hiçbir dilin söz varlığı tam olarak saptanamaz. Canlı bir varlık olan dil kendini yenileyerek değişir. Söz varlığımızı iyi bilirsek, Türkçeye dayanarak yeni terimler türetirsek; dilimize giren yabancı kavramlara karşılık bulmak kolaylaşır. Yabancı kavramlar yan kavramlarıyla birlikte girer dilimize. Bunlara karşılık bulunmazsa Türkçe düşünemez oluruz. Türkçe köklerden türetmek gerekir terimleri. Türkçenin gelişmesi buna dayanır. Şanizade Ataullah Efendi adında bir hekim, XVIII. yüzyılda, hekimlik terimleri üzerine çalışırken Türkçeyi temel almıştı. Yüz yıl sonra Mazhar Paşa adında bir başka hekim Arapçaya dayanarak yeni terimler türetti. Bu çalışmalar Osmanlıcaya, belki Arapçaya yarasa bile, Türkçe için iyi olmadı. İnsan kendi diliyle düşünemezse düşüncesini geliştiremez. Batı uygarlığının dayatmasıyla dilimize giren yabancı kavramlar Türkçe düşünmeye engel olacak kadar dilimizi “tehdit” etmeye başladı. Unutmayalım ki hiçbir dil gökten zembille inmedi. Dilleri yaratan insanların zekâsı, düşlem gücüdür. Bu güç birleştirilirse Türkçenin anlatım olanağı artar, Türkçe daha da gelişir. Batı’dan geçen yeni kavramlar bütün Türkçelerde karşılığını bekleyen büyük bir boşluk olarak duruyor. Bu yeni kavramlara bulunan karşılıklar öteki Türkçelerde de benimsenirse, söz dağarındaki ortak sözcükler çoğalır, büyük Türkçeye bir adım daha yaklaşılmış olur. Örnekse Türkiye Türkçesinde kompüter yerine “bilgisayar”, faks yerine “belgegeçer” öteki Türkçelerde de benimsenirse, çoğalan ortak sözcükler birbirimizi anlamayı kolaylaştıran küçük köprüler oluşturur. Daha önemlisi, Türkçesi bulunan kavramlar yeni sözcüklere kapı aralar. Böylece Türkçeler arasında sağlam bir ağ örülür. Yapısal özellikleri bakımından Türkçe kadar sağlam kurallarla donatılmış bir dil yoktur. Doğubilimci Max Müller’in Türkçe için söylediklerini unutmayalım: “Bu göçebe ulusun böyle büyük bir dili nasıl kurduğuna şaşırıyorum” demişti. Göçebe kültürünün dilimize kazandırdığı kıvraklıklar var. Türkçedeki fiillerin gücü belki de bu kültüre dayanıyor. Ama artık Türk ulusları yerleşik bir kültüre geçmiştir. Dillerini de derinleştirmek, geliştirmek zorundadır. Ortak Türkçede birbirimizi daha iyi anlar, daha çok yakınlaşma olanağı bulur, kültürlerimizi ayrı ayrı daha güzel geliştirebiliriz. Kuşku yok ki dildeki ayrımların blirginleşmesinde, değişik yaşama koşullarının varlığı yadsınamaz. Yaşama koşulları değişmedikçe, ortak Türkçenin gelişmesi de beklenemez. Ortak Türkçe dayatmalarla da gelişemez. İlişkilerin süreklilik kazanması, iletişimin yakınlaşması yaşama biçimlerini etkiler. Ticaret ilişkilerinden sevi ilişkilerine kadar bir dizi yakınlaşma, yaşama koşullarımızı da değiştirebilir. Küreselleşmenin temelinde kültür yakınlaşmaları olmalıdır. Birbirimizi anlamayı kolaylaştıran kültür yakınlaşmalarıdır. Ancak, küreselleştirmede yüzeysel, bir örnek bir kültür dayatılırken; küçük kültür ayrıntıları, siyasal bir güç olarak gösterilmek isteniyor. Bu çelişkili durum, “böl yönet” anlayışını çağrıştıran bir sömürü düzenini düşündürüyor. Sovyetler zamanında da Türkçeler böyle bölünmemiş miydi? Ulusal onurun okşanması “Benim dilim seninkinden iyidir” anlayışını getirir, ortak çözümleri zorlaştırır. Türkçelerimizi geliştirmede yöntemlerimiz neler olmuştur? Osmanlıcanın Türkçeyi ele geçirmesi bize neler kazandırmış, neler kaybettirmiştir? Bize düşen kendi deneyimlerimizi anlatmak, öteki Türkçelerin bundan ne denli yararlanacaklarına ışık tutmaktır. Başka Türkçelerin Türkiye Türkçesine neler kazandıracağını da öğrenmek, dilimizin gelişmesine yardım edecektir. Türkçede “Tarihsel Sözlük” yapma olanağı bulunabilseydi; başlangıcından günümüze doğru, sözcüklerin geçirdiği yapı değişmeleri ile anlam değişmelerini daha iyi anlayacaktık. Tarih içindeki dil değişmeleri yaşamadaki değişimlerle koşutluk gösterir. Aynı kaynaktan gelen bir ırmağın değişik kollara ayrıldığını, her kolun ayrı bir Türkçeye uyduğunu düşünelim. Değişik kolların beslenmesi, gelişmesi birbirine benzemeyecektir. Aynı sözcüğün değişik Türkçelerde başka anlamlarda kullanıldığını anımsayalım. Türkiye Türkçesinde de aynı sözcüğün değişik yörelerde başka anlamlarda kullanıldığı görülmüştür. Bu durum dilin engeli olarak mı yorumlanmalı, zenginliği mi sayılmalı? Dili işleme hüneri diye bildiğimiz edebiyat, bu durumdan çok yararlanır. Sözcüklerin değişmeceli anlamları söz oyunlarına yol açan şaşırtıcı imgeler kazanır. Ama sözcükler yalnız edebiyatın malı değildir. Bilimde de sözün gücünü kullanmak gerekir. Bilim dilinde cinaslı sözcüklerin yeri yoktur.

ÖZET

Özetlemek gerekirse: Önce Türkiye Türkçesinde, sonra öteki Türkçelerde yazım birliği sağlanmalı. Bunun için yazımın temeli sayılan ortak abece anlayışına varılmalı. Yazımı yalınlaştırmalı, çevriyazıya dönüştürmemeli. Abece’de olabildiğince değişik harflerden kaçınmalı, yabancı sözlerde kullanılan harfleri kendi harflerimizle değiştirme yoluna gitmeli. Yeni kavramlara bulunan karşılıkları ortak olarak kullanabilmeli. Sözcük dağarını genişleterek Türkçeler arasına yeni yollar açıp, yeni köprüler kurabilmeli. Arapça, İngilizce, İspanyolca gibi uzak coğrafyalara dağılan dillerin; değişmeler gösterse bile, neden ayrı birer dil olmadığı; Türkçelerin neden birbirinden uzaklaştığı araştırılmalı. Unutmamalı ki Türkçeleri geliştirmek, ortak bir anlayışla Büyük Türkçeyi kurmak; tek tek bütün Türk uluslarını güçlü kılacağı gibi, bir bütün olarak varlığımızı daha iyi gösterecektir. Unutmayalım ki, gerçek güç; kol gücüne değil, kültür temeline dayanır.

Mustafa Şerif Onaran

Cumhuriyet Kitap s.28

26.04.2007

Yazı kategorisi: Genel | » yorum bırak;

HER GEÇEN GÜN DAHA ATATÜRK

Yazan: atamizindeyiz Mayıs 23, 2007

Atatürk giderek gözümüzde daha da büyüyor. Meğer, tanıdığımızdan, öğrendiğimizden daha büyük bir insanmış da biz fark edememişiz. Türkiye’de ve dünyada Atatürk’ün ölümünden bugüne olup bitenlere bakınca bu gerçek daha çarpıcı görünüyor.

Şöyle Atatürk’lü günlere bir geri dönelim.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu günden ölümüne kadar geçen sürede dünyaya yön veren liderler kimlerdi, hiç düşündünüz mü? Rusya’da Stalin komünizm adına, İtalya’da Mussolini faşizm adına, Almanya’da Hitler nazizm adına on milyonlarca insanın emdiği sütü burnundan getiriyordu. İspanya’nın Franko ’su da cabası… Ve hepsi de kendilerini bin yıl sürecek rejimlerin babaları olarak sunuyorlardı. Avrupa’da baskıların, katliamların, ırk ayrımcılığının, insan onurunu ayaklar altına alan uygulamaların bin bir türü, daha Atatürk hayattayken başlamıştı. Çok geçmeden insanların fırınlarda yakılması dönemine geçilecekti.

Rusya, İtalya, Almanya böyleydi de, diğerleri çok mu farklıydı?

Demokrasi timsali olarak gösterilen Fransa’da bile faşist modaya uyularak partiler kapatılıyor, düşünce en ağır suç sayılıyordu. Tüm Avrupa kör karanlığın kuyusuna hızla kayıyordu.

Bu karanlığın ortasında parlayan tek ışık, Atatürk’ün kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Avrupa karanlığı yaşarken, Atatürk’ün Türkiye’si, aydınlanma devrimlerini bir bir hayata geçiriyordu. Eşi benzeri görülmemiş kalkınma hamlesi eşliğinde insanlar, bin yıllık ‘teba’ lıktan ‘birey’ olma düzeyine atlıyordu. Ve bu topraklar üzerinde ilk kez kadın da insan olduğunun bilincine varıyordu. Avrupa’da Stalin’ler, Hitler’ler, Mussolini’ler, Franko’lar resmi devlet törenleriyle kitap yakarken, Atatürk’ün genç Cumhuriyetinde eğitim seferberlikleri yapılıyor, kitaplar bilgiye aç insanlara sınırsız sunuluyordu.

Avrupa’da kafatası ölçümleri yapılırken, Türkiye’de Atatürk’ün yurttaşlık öğretisi yaşama geçiyordu.

Atatürk 68 yıl önce öldü.

Diğerleri de öldüler. Mussolini, Stalin, Hitler, Franko falan filan hepsi öldüler. Basit bir soru: Bunlardan hangisinin adı bugün övgüyle anılıyor?

Sadece nefret…

Bin yıl sürecek diye ortaya atıp uğruna soykırımlar yaptıkları rejimlerin yerinde bugün yeller esiyor. Ama Atatürk, Atatürk’ün rejimi hâlâ yaşıyor, hâlâ ayakta

Ve bugün Türkiye’de ve dünyada kimi hazımsızlar bu tarihsel gerçeği gölgelemek için akıl almaz oyunlar, inanılmaz tezgâhlar sergiliyorlar. 1930′ların Avrupası’ndaki çağdışılığı, geriliği, ırkçılığı, onursuzluğu Türkiye Cumhuriyeti’ne pompalıyorlar. Amaçlarına ulaşabilmek için de durup dinlenmeden Atatürk’e saldırıyorlar.

İşte Atatürk bu yüzden giderek büyüyor. İçeride ve dışarıda saldırıya uğradıkça devleşiyor.

Bu gerçeği göremeyenler, gözlerini bugün Anıtkabir’e çevirebilirler. Görecekler. Görmek istemeyenler hâlâ başka tarafa bakabilirler.

Yazı kategorisi: Hikmet BİLA, Yazarlar | » yorum bırak;

ATATÜRK

Yazan: atamizindeyiz Nisan 16, 2007

  Türk’ü ölümden
  Odur kurtaran
  Odur yeniden
  Türklüğü kuran.

  Yaptığı ordu
  Düşmanı kovdu.
  Ulusu, yurdu
  Odur yaratan.

  Türk’ün dileği
  Onun ereği.
  Yüce yüreği
  Türklüğe vatan.

  Bu memleketi,
  Cumhuriyeti
  Canıyle etti
  Bize armağan.

  Atamızsın sen,
  Adımız senden.
  Yürür izinden
  Sana inanan.

  Ülküm yürüsün,
  Türklük büyüsün
  Sen Atatürk’sün
  Ey yüce Başkan!

Hasan Âli Yücel

Yazı kategorisi: Şiirler | » yorum bırak;

“1919-1933″TEN BİR PARÇA

Yazan: atamizindeyiz Nisan 16, 2007

  O günlerde bir ünlü ayak bastı Samsun’a,
  Yürüdü etrafında ümitler suna suna.
  Bu, ateşler içinde geçip gelmiş bir erdi,
  Göğsünde toplanmıştı milyonla Türk’ün derdi,
  Bu milyonla dert ona veriyordu başka hız,
  Yürüdü arkasında genç, ihtiyar, kadın, kız.

  O kimdir? Bakışları deniz kadar yumuşak,
  Saçı güneşi emmiş bir demet altın başak.
  O kimdir? Bir milletin sesi vardı ağzında,
  Ondört milyonun nabzı çarpıyordu nabzında.
  O kimdir? Geçtiği yer dönüyor gün vurmuşa,
  Can veriyor sararmış ota, yaralı kuşa.
  O kimdir? Gözlerinde bir tılsım gizleniyor,
  Bastığı topraklarda bahar filizleniyor.
  Alev saçlı bir volkan bazı bir dağ başında,
  Bazı beliriyordu bir damla göz yaşında.
  Güneşten birer oktu ondan gelen her emir,
  Bu okların altında eriyor dağ, taş, demir
  O kimdir? Milyonla Türk birleşip bir tek olmuş,
  Yıkılan memlekete kolları destek olmuş.
  Öz yurdun içlerinde düşman kurarken pusu,
  Bir yandan da yürüdü Halife’nin ordusu.
  Birisi gökyüzünden bombalar atıyordu,
  Biri elinde salip, biri elinde Mushaf,
  İçli dışlı düşmanlar geliyorlardı saf saf.
  Bunların karşısında göğsü açık bir azim,
  Süngüye, topa karşı diyordu: Zafer bizim!
  Bunların karşısında ikişimşekli nazar
  Diyordu: Bu topraklar size olacak mezar!
  Vatan sürüklenirken bir uçurum ucuna,
  Dağılan kuvvetleri topladı avucuna.
  Topladı avucuna yıldırımı, şimşeği,
  Yoktan var ediyordu Tanrı gibi her şeyi.
  Kurşunlar gülle oldu, sopalar süngü oldu,
  Sınırlar baştan başa bir çelik örgü oldu.
  Şimşek yüklü bulutlar ufku kaplarsa nasıl
  Bir süngü ormanıyle dağlar doldu muttasıl.
  Bir kale heybeti var vatanın her taşında,
  Her işin başında O, her iş O’nun başında

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Yazı kategorisi: Şiirler | » yorum bırak;

10 KASIM 1952

Yazan: atamizindeyiz Nisan 16, 2007

Sabahlar, her zaman güzel değildir,
Her zaman ayrılık akşamla gelmez. 
Al atlar sırtında hoyrattır fecir, 
Hoyrattır, ne kalbler kırmıştır, bilmez.
Sabahlar her zaman güzel değildir.
Vakti, bir yerinden bölünce şafak
İri ve rüyalı gözlerle müphem;
Nur olmuş içimde sanırım ak pak
Ayrı bir mânada korktuğum adem,
Eski düşüncemde, rahat ve uzak.
Fethe çıkmış gibi duyarım birden
Eşsiz gururunu bir cihangirin.
Ufuklar üstünde yüzen tekbirden
Vatanca büyümüş asil ve derin
Bir matem tütmekte şimdi fecirden
Nefti yalnızlığı başlar zamanın
Mağfiret ürperir, dağılır, uçar.
Ölüm korkusuyle dolu bir anın
Müphem uzletinde ebedî ruhlar;
Nefti yalnızlığı başlar zamanın.
Rüzgar esmez olmuş, sular durgundur, 
Bir garip hali var Dolmabahçe’nin;
Hala içimizde yüzen gecenin 
Aydınlık bilmeyen devamı durur,
Rüzgar esmez olmuş, sular durgundur.
Ruh için, ölümsüz, derler cihanda, 
Her mevsim onunla güzel her seher 
Bütün esatiri parçalasan da 
Atatürk önünde mağlupsun kader!
Ruh için, ölümsüz derler cihanda.

Vehbi KIZILGÜL

Yazı kategorisi: Şiirler | » yorum bırak;

Tarihe Tanık Oldum

Yazan: atamizindeyiz Nisan 16, 2007

Cumhuriyet Mitingini Yaşamak ve Anlamak!

Gördüm, yaşadım, tanık oldum!
Tarihe not düşüldü. 14 Nisan 2007, Türkiye.
Muhteşem bir kalabalıkla, “görkemli” bir Cumhuriyet Mitingi yaptık. Coşku içinde akın akın Atatürk’ü ziyaret ettik. El ele, gönül gönüle, Cumhuriyetimizin temel değerlerine, bizi biz yapan değerlerimize, bizi “insan” yapan değerlerimize, ülkemize, özgürlüğümüze, kendimize, birbirimize, çocuklarımıza, gençlerimize, geleceğimize, bağımsızlığımıza sahip çıktık. Tehlikenin farkında olduğumuzu gösterdik. Tıpkı; babasının omzunda, “Tehlikenin ben de farkındayım” yazısı taşıyan Cumhuriyetin minik yıldızları gibi.

Yaklaşık bir milyon “insan”. Tandoğan Meydanında! Abartmıyorum! Bir ucumuz; Beştepe’de. Bir ucumuz Demirtepe’de. Bir ucumuz Anıtkabir’de Ata’nın mozalesinin önünde. Bir ucumuz, Anıttepe’de. Bir ucumuz Hipodrom tarafında. Eğlendik, güldük, duygulandık, gurur duyduk, alkışladık, haykırdık… Mesajlar aldık, mesajlar verdik! Huzur duyduk, keyif aldık, mutlu olduk! Bitmesin istedik, ayrılmayalım istedik, orada kalmak istedik. Kimi gözyaşlarını tutamadı, kiminin boğazında düğümlendi duyguları… Yağmur gibiydik, yağmurduk…

Yıllarca olağanüstü paralar akıtıp bizi bizden uzaklaştırdılar. Yalnızlaştırdılar… Tandoğan’da kirli oyunlarının bozulduğunu gördüler… Yalnız değildik, çoktuk, pek çoktuk! Fanatizmin zincirlerini kırdık. Uyandık! Üzerimizdeki ölü toprağını attık! “Biz, biz gibi olunca” neler yapabileceğimizi dosta düşmana gösterdik. Demokratik hakların ölçülü ve vakur nasıl kullanıldığının dersini verdik.

Özü-sözü bir olmayanlar, takiye yapanlar, utanmayanlar, kendini ve haddini bilmeyenler, halkı demokrasi adına aldatanlar, dini siyasallaştıranlar, dini piyasalaştıranlar ve kullananlar, küreselleşme ile ümmetçiliği bir birine karıştıranlar, dedenen laik rejim takıntılı olanlar, “Atatürk milliyetçiliğinin” tehdit olduğu yönünde propaganda yaparak beyin yıkamaya çalışanlar, kişisel menfaatlerini her şeyden üstün sayanlar, Cumhuriyetin temel değerlerinden ayrılıp, Cumhuriyet dışında kök salanlar, kökü dışarıda olanlar, irticayı, terörü ve bölücülüğü besleyenler için, kısacası tüm marjinaller için “tokat” gibi bir miting oldu!

Çankaya’ya çıkmak ile cumhurun başkanı olmak arasındaki farkı gösterdik. Bu gerçeği bildiğimizi, tüm bilmeyenlere haykırdık!

Meydanlarda, düzmece kamuoyu yoklamaları ile halkını aldatanları göremedik! Masabaşında sipariş kabul eder gibi yazı yazan kalemşör gazetecileri göremedik! BBC’yi gördük, ama mütareke basınını göremedik! Küreselleşme ile emperyalizmin ayrımını dahi yapamayan ikinci Cumhuriyetçileri göremedik! Demokrasiyi geliştirmek adına Soros vb vakıflardan yardım alan, AB tarafından finanse edilen kökü dışarıda olan vakıfları, dernekleri göremedik! Ama, Soros’un yaptığı bağış ve yardımları “demokrasiye” endeksleyip de, Cumhurbaşkanlığından yasal bağış ve yardım alan Atatürkçü Düşünce Derneği için “sipariş üzerine” inceleme başlatan AKP Hükümeti’nin ve “sözde demokrasi havarilerinin” iki yüzlülüğünü gördük! Sarı, turuncu, yeşil darbecileri göremedik! Türkiye’nin renginin “kırmızı-beyaz” olduğunu gösterdik. Gördüklerimizle de görmediklerimizle de mutlu olduk! Ortak değerleri birlikte paylaşabilmenin mutluluğunu yaşadık! Lider yoktu, toplumsal bilinç ve özgüven vardı! Hem de doğrudan ve dolaylı tüm yalanlara, karalamalara, kirletme, engelleme çabalarına rağmen! Ne yaptılarsa, sıradan bir günü tarihi bir gün yaptılar!

Medyanın, Hitler, Mussolini, Franko, Pinochet dönemlerindekine benzer uygulamalar ile her türden saldırı, yalan ve iftiralar ile baskı altına alınmak istendiğini, tek sesli ve tekelci hale getirilmek istendiğini daha iyi anladık! Kanaltürk’ün “halk için halk ile beraber, gerçek habercilik” anlayışının nasıl takdir edildiğini ve onaylandığını bir kez daha gördük!

Dün ve bugün “malum medyanın” tarihe not düşen Cumhuriyet Mitingimizi haber dahi yapamadığını gördük! Bugün gazetelere ve televizyonlara bakıyorum. Sanki; Türkiye 14 Nisan’ı yaşamamış! Sanki, biz başka bir ülkede, başka bir mitingdeydik! Gerçeği yaşamaktan, yazmaktan, göstermekten korkuyorlar! Şaşırmıyorum! Yazamazlar. Çünkü, kendi yalan dünyalarına hapsettikleri yandaşlarını demoralize etmekten, uyandırmaktan korkuyorlar!
Yazmıştım: Korkuyorlar! Çünkü haksızlar! Güçsüzler! Çünkü haksızlar! Korkuyorlar! Çünkü; halktan ve Cumhuriyetten kopuklar! Korkuyorlar! Çünkü biliyorlar!..
Biliyorlar. Çünkü; halk onları onaylamıyor! Biliyorlar. Çünkü dünkü mitingde atılan sloganlar anlamlı ve son derece netti… “ABD’nin İmamı, kaça sattın vatanı”, “Köşk’e kelle istemiyoruz”, “Çankaya’ya değil, Yüce Divan’a” …
En çok tekrarlanan sloganlardan biri “ampul Tayyip”ti. Bu slogana yüzbinlerce vatansever ellerini havaya kaldırıp, ampul değiştirme işareti ile katıldı.
Biliyorlar ki; yalanlarla dolu seçim anketlerine rağmen, din ve oy tacirliği yapmalarına rağmen, seçim kanunlarını değiştirmemelerine rağmen %10 seçim barajına takılacaklar! İktidara nasıl geldiklerini, deliğe süpürülmekten nasıl kurtulduklarını biliyorlar! Deliğe süpüreceğin aslında kim olduğunu bildikleri gibi…

Sadece katılımcıların aile üyelerini, eş, dost ve akrabalarını dahi düşünün, en az 10 ile çarpın! Katılamayanları düşünün! Yüreği Tandoğan’da olanları düşünün…
Şundan emin olun… Hayatının bir gününü Cumhuriyetimize ayıranlar, biz, hepimiz orada tarih yazdık… Bundan sonra neleri yapabileceğimizi gösterdik. Su üzerine yazı yazmıyoruz! Bizler Cumhuriyetin çocuklarıyız, hepimiz Cumhuriyetiz…

Başkent’ten yüzbinlerin fotoğrafı, Atatürk’ün koltuğuna en çok yakışan Cumhurbaşkanlarından Sayın Ahmet Necdet Sezer’e de bir vedaydı aslında… Görkemli bir veda… Çankaya’da yaptıklarının, savunduklarının, verdiği mücadelenin herkesçe görüldüğünü gösteren ve unutulmayacağının altını çizen bir veda…
Halkın Tandoğan’dan, Anıtkabir’den verdiği bu güçlü mesaj anlayanlara tabi…
Siz “sevdalılar” tam bağımsız bir ülke için tarihe not düştünüz! Bizler tanık olduk, yaşadık! Sizler iyi ki varsınız! Siz, herşeyden değerlisiniz!

Yazı kategorisi: Genel | » yorum bırak;

CUMHURİYET MİTİNGİNE ÇAĞRI

Yazan: atamizindeyiz Nisan 12, 2007

21. yüzyılda dünyanın karşı karşıya kaldığı küresel tehdit ve tehlikeleri, ülkemiz ve ulusumuzun geleceğini ilgilendiren olumsuz gelişmeleri kaygıyla izliyoruz.

Ülkemiz, içinden çıkılamayacak bir borç batağına sürüklenmiş sömürge ülke görünümündedir. Tüm ekonomik varlıklarımız, topraklarımız, sularımız, ormanlarımız, madenlerimiz ve petrolümüz özelleştirme adı altında yağmalanmaktadır. Siyasal fırsatçılık dürtüleriyle tetiklenmiş plansız nüfus artışının getirdiği olumsuzluklar ülke potansiyelinin hoyratça kullanılmasına, israfına, çevre problemlerine neden olmaktadır. Ortalama gelir ve ömür, dünya ortalama değerlerinin altındadır. İşsizlik, gelir dağılımındaki korkunç adaletsizlik, dilde yozlaşma, eğitim birliği ilkesi ve laik devlet yapısıyla uyuşmayan eğitim/öğretim uygulamaları, yargı bağımsızlığına müdahaleler, cumhuriyetin temel değerlerinin  “demokrasi” araç edilerek  tahribatı, kabul edilemez boyutlara erişmiştir.

Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” diyen ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlık ve onurlu yolundan saptırmak isteyenlerin, küresel sömürü güçleriyle ortaklaşa kurguladıkları ve dayattıkları politikaların oluşturduğu bu sosyo-ekonomik problemler yumağının çözümü ancak ve ancak bilimi rehber edinen ulus-devlet anlayışıyla olanaklıdır.

2007, Türkiye’nin geleceğini belirleyen, yaşamsal önemdeki kararların alınacağı ve parlamento seçiminin de yapılacağı bir yıl olacaktır. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı seçimini rejimin teminatı açısından bir mihenk taşı olarak görüyoruz.

Ulus ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü temsil eden Cumhurbaşkanı, her şeyden önce Cumhuriyetimizin temel değerlerini benimsemiş ve bu değerleri her zaman her yerde içtenlikle savunduğunu kanıtlamış erdemli bir kişi olmalıdır. Ulusumuzun bu arzusunu dile getirecek son uyarıyı yapmak üzere  bir miting ve ardından Anıtkabir ziyareti düzenlenmiştir.

• Ülkemizin ve ulusumuzun bölünmez bütünlüğü için,
• Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti için,
• Tam bağımsız ve aydınlık bir Türkiye için,
• Cumhuriyetimizin kazanımlarına, kurumlarına sahip çıkmak ve
“İrticaya hayır” demek için,

14 Nisan 2007 Cumartesi günü saat 11.00 de Ankara, Tandoğan Meydanındaki “Cumhuriyet Mitingi” ne katılımınızı ve katkılarınızı saygılarımızla arz ederiz.

DÜZENLEME KURULU
Başkan

Prof. Dr. Ali ERCAN 

Yazı kategorisi: Genel | » yorum bırak;

“AKP İddianamesi” Cumhuriyet Başsavcılığı’na Sunuldu!

Yazan: atamizindeyiz Mart 28, 2007

Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP kapatılmalıdır !

İşçi Partisi, Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması ve Başbakanlık koltuğunda oturan R.T.Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin cezalandırılmaları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. İşçi Partisi Genel Sekreteri Ferit İLSEVER, tarafından 13 Nisan 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulan dilekçe ve ekinde yer alan İşçi Partisi Adalet Komisyonu’nca hazırlanan “AKP İDDİANAMESİ” aşağıda sunuyoruz.

BAŞVURU DİLEKÇESİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
Konu : Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması için dava açılması ve sorumlu Başbakan ile Hükümet üyelerinin cezalandırılması istemidir.

Olaylar :

AKP genel Başkanı/Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6 Nisan 2006 günü, PKK’ya seslenerek; “Eğer legal bir yaşamın içindeyseniz, demokratik bir yaşam sürdürmek istiyorsanız, zaten kaçmaya, göçmeye gerek yok. Elde silah dolaşmaya gerek yok. Silahsız bir şekilde, gelirsin masada her şeyi konuşuruz” demiştir.

Her ne kadar bu sözler, daha sonra gelen tepkiler üzerine, Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki tarafından tevil edilmeye, muhatabın PKK değil, DTP olduğu şeklinde açıklanmaya çalışılsa da, Erdoğan’ın bu sözlerinin PKK’ye çağrı niteliğinde olduğu ve PKK’ye ‘silahı bırak, oturalım konuşalım’ mesajını içerdiği açıktır.

Çünkü silahlı olan örgüt PKK’dir, diğerleri PKK’nin yan örgütleridirler. Hepsinin lideri, sürekli ilan ettikleri gibi, Abdullah Öcalan’dır. ABD’nin talimatı dairesinde silahı bırakıp masaya oturmaya karar verecek olan Apo’dur. Görünüşte kim oturursa otursun, masada Tayyip Erdoğan’ın karşısında, DTP yöneticilerinin siyasi irademdir dedikleri Abdullah Öcalan olacaktır.

ABD’nin Ankara’daki Büyükelçisi Rosswilson, Güneydoğu bölgemizde geliştirilen terör eylemleri üzerine “tarafları sükûnete davet ediyoruz” demiştir. “Taraflar” kimdir? Bu açıklamalardan da açıkça anlaşılacağı gibi ABD Büyükelçisi’ni göre taraflar “Türkiye Cumhuriyeti” ile “PKK”dir.

Şimdi Tayyip Erdoğan, bu PKK’ye çağrı yaparak Türkiye Cumhuriyeti ile masaya oturmasını önermektedir. AKP yetkilileri ne kadar tevil etmeye çalışırlarsa çalışsınlar gerçek budur. Kamuoyunda da böyle anlaşılmıştır.

Nitekim, DTP yöneticileri de çağrının muhatabının kendileri değil PKK olduğunu söylemişlerdir. DTP Eşbaşkan Yardımcısı Sırrı Sakık, Erdoğan’ın sözlerini şöyle değerlendirerek desteklemiştir: “Biz elimizde silah olmadığı için parti olarak bu sözleri hiç üzerimize almayız. Bu sözlerin muhatabı biz değiliz. Bu sözlerin muhatabı elinde silah olan güçlerdir. Bu çağrının muhatabı PKK’dir. Silah bırakma çağrısı, PKK’yi silahsızlandırmak ve siyasi ortama katmak, önemli ve ciddi bir adımdır. Bu ciddi adımı Başbakan atarsa hepimiz ona destek oluruz. Bu sorunu kim çözerse çözsün, bu Türkiye’ye yapılacak en büyük iyilik olacaktır”.

PKK’nin, 5237 sayılı TCK’nun 302. maddesini ihlal eden bir örgüt olduğu ve “Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya”, “birliğini bozmaya”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya” yönelik eylemli bir kalkışma içinde bulunduğu sabittir.

Amacı bu olan bir örgütle –silahı bırakmış olsa dahi- “masaya oturmak”, onun belirgin olan bu amacını ‘müzakere etmek’, “suç için anlaşmak”tır.

TCK’nun “Suç İçin Anlaşma” başlığını taşıyan 316. maddesinde ise “(Bu) suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre…hapis cezası verilir” denilmektedir.

R. Tayyip Erdoğan’ın PKK’ye “silahsız bir şekilde, gelirsin masada herşeyi konuşuruz” diyerek Başbakan sıfatıyla ‘müzakere’ çağrısında bulunması, onun “Devletin bağımsızlığını zayıflatma”, “birliğini bozma”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırma” amacında uzlaşmak, yasanın deyişiyle “suç için anlaşma” girişiminde bulunmaktır.

Bu çağrıyı yapan Başbakandır, Hükümet adına konuşmaktadır; Parlamentoda büyük çoğunluğa sahip bulunan iktidar partisinin Genel Başkanıdır, partisi adına konuşmaktadır. Dolayısıyla, yapılan açıklamanın gösterdiği gibi, “maddi olgular”la da ortaya çıkan bu suçun işlenmesi için “elverişli vasıtalar”a sahiptirler.

Hatırlanacağı gibi, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan, 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranlarından ‘Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu Projesi içinde merkez yapma’ hedefini açıklamıştı. Şimdi PKK’yi masaya çağırması da bu projenin ve hedefin bir parçasıdır. Üstlenilen görev, devletin topraklarının ve hükümranlık haklarının bir kesiminin yabancılara terk edilmesidir. Bu da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde tanımlanan “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçunu oluşturur. Anılan maddede; “ Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” denilmiş ve “bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı” belirtilmiştir.

Açıklamalar :

Anayasa’nın 68/4. maddesine göre; “Siyasi partilerin…eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz”

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 4. maddesine göre de siyasi partiler, “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar”, “faaliyetleri ve kararları Anayasa’da nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz”

Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinde bunun yaptırımı düzenlenmektedir. Anılan maddenin (b) bendine göre; “Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti” halinde temelli kapatılmasına karar verilir.

AKP’nin Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş olması, Hükümette bulunması ona bir imtiyaz bahşetmez. Aksine ulusal bağımsızlığımız, toprak bütünlüğümüz ve Cumhuriyetimize yönelik tehlikenin büyüklüğünü gösterir.

Konunun kovuşturulması ve takibi Anayasa’nın 98. maddesi gereği, Cumhuriyet adına Başsavcılığınızın görev ve yetkisi dahilindedir.

İstem :

Bu nedenle anılan olgular ve ekte sunulan diğer eylemler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP hakkında gerekli kovuşturma yapılarak, temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasını, belirtilen ve suç oluşturan eylemlerden sorumlu olan Başbakan ve Hükümet üyelerinin cezalandırılmalarının sağlanmasını talep ediyoruz.

Saygılarımızla.
Ferit İlsever
İşçi Partisi
Genel Sekreteri

Eki :
AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren diğer olgular.

AKP İDDİANAMESİ

AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. Maddesine Aykırı Eylemlerin
Odağı Haline Geldiğini Gösteren Diğer Olgular :

I. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile gönderdiği mektup:

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Kasım 2002 tarihinde, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile aşağıdaki mektubu göndermiştir:

“Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford

Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığı ile doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmi konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz, Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim
. Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7…
Bu yardım ve ülkemize geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan
, Recep Tayyip Erdoğan,
Genel Başkan”
Bu mektup, 17 Ocak 2004 günlü Star Gazetesinde Hayrullah Mahmut’un köşesinde yayımlanmış, fakat bugüne kadar yalanlanmamıştır.

Mektup, içeriğinden de anlaşılabileceği gibi, gizlidir ve “ortak dostlar” olarak tanımlanan kurye kullanılarak ulaştırılmıştır. İlişkinin Türkiye halkının ve yetkililerinin bilgisi dışında yürütülebilmesi için özel cep telefon numarası da verilmektedir.

Mektupta, Türkiye Genelkurmayı, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarından rahatsız olduğu gerekçesiyle, ABD Savunma bakan Yardımcısına şikayet edilmektedir. ABD Savunma Bakan Yardımcısından, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile kendisi arasında arabuluculuk yapması istenmektedir.

Mektup dikkatle incelendiğinde amir – memur ilişkisini yansıttığı görülmektedir. Mektubu yazan AKP Genel Başkanı, memur konumunu benimsemiştir ve hitap ettiği ABD Savunma Bakan Yardımcısını amiri olarak görmektedir. Muhatabına açıkça sadakat sözü vermektedir.

Seçimlerden en yüksek oyu alarak çıkan bir siyasi parti liderinin, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmesi için yabancı bir ülkenin Savunma Bakan Yardımcısının yardımını istemesi, yabancı bir devleti ve onun yetkililerini, Türkiye’nin iç işlerine müdahaleye çağırmaktır. Türkiye Devletinin egemenlik hakkının, dış müdahale ile zayıflamasına fırsat vermektir.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile “mahrem” bir toplantı yapmak istemektedir. Ancak bu toplantı, kendi ülkesinin halkına ve yöneticilerine gizli, ABD Savunma Bakan Yardımcısına aşikardır. Bunun, ulusal güvenlik ve bağımsızlıkla bağdaştırılması mümkün değildir.

AKP Genel Başkanı, eyleminin bu sonuçlara yol açtığını biliyor olmalıdır ki, mektubunu “ortak dostlar” diye nitelendirdiği özel kurye aracılığıyla ve gizlice göndermektedir.

Bu eylem, “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla işlenmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 13. maddesine göre Genel Başkan, siyasi partilerin “merkez organları”ndandır ve 15. madde uyarınca “Partiyi temsil yetkisi Genel Başkana aittir”. Dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın “Genel Başkan” sıfatıyla gerçekleştirdiği bu eylem tüm partiyi bağlar.

Recep Tayyip Erdoğan açısından aynı zamanda kişisel suç oluşturan bu eylem, kendisinin halen Başbakanlık koltuğunu işgal etmesi nedeniyle –ekte bir örneği sunulan Ankara DGM C. Başsavcılığı’nın 10.02.2003 tarih ve Hz. 2004/30, K.2004/11 sayılı kararıyla- “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 100. maddesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 107. maddesine göre, Başbakan hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebil(eceğinden)” ve DGM C. Başsavcılığı’nın “soruşturma yetkisi olmadığından” soruşturulamamıştır. Bu nedenle görev, Başsavcılığınıza düşmektedir.

II. AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı 14 maddelik gizli mutabakat:

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 13 Temmuz 2003 günü düzenlediği basın toplantısında AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı gizli mutabakatı açıklamıştı. Doğu Perinçek bu gizli mutabakatın hazırlanışını ve gelişmeleri şöyle açıklıyordu: “Uzun süredir Türkiye’ye dayatılan mutabakat, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Abdullah Gül arasındaki görüşmelerde iki sayfalık ve dokuz maddelik bir metin halinde kabul edilmiştir. Abdullah Gül, bu gizli anlaşmayı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmiştir (Bkz. Vatan, 24 Mayıs 2003). Dışişleri Bakanı Müsteşarı Uğur Ziyal’ın 15-19 Haziran 2003 tarihleri arasında Washington temasları ‘Gizli Mutabakat’ zemininde yürütülmüştür. Ziyal’ın temaslarından sonra Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel toplantıda verdiği bilgiler de ‘Gizli Mutabakat’ ile aynı yöndedir. ‘Gizli Mutabakat’, en son geçen hafta (yani, 2003 Haziran ayı sonunda) AKP Hükümeti ile ABD üst düzey yetkilileri arasında yapılan gizli görüşmelerde sonuca bağlanmıştır”.

Açıklanan bu 14 maddelik “Gizli Mutabakat” özetle şöyledir:

1. Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna bağlı özel kuvvetler, aşamalı olarak Türkiye sınırları içine çekilecek.

2. Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtlarda bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye’nin egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekatlarına da son verilecek.

3. PKK/KADEK’e karşı Türkiye devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için, ABD askeri makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.

4. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD Hükümeti, ‘Kürt halkına karşı şiddet kullandığı ve soykırım uygulandığı’ çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askeri yaptırımları saklı tutacak.

5. Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecek. Türk birliklerinin komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

6. Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek, özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak, bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına göre ayarlanacak, Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.

7. Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve ‘Kürdistan’ adı verilen devlet resmen ilan edildikten sonra Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin böyle bir devletin kuruluşunu ‘savaş nedeni’ sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.

8. Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.

9. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasası ile bağlantılı olarak, PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukuki ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

10. Kamu Reformu Yasası ve Yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılacak, Tüdrkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek.

11. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.

12. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ‘Arafat modeli’ denen uygulamayla devre dışı bırakılacak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek.

13. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan ‘it dalaşı’ sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

14. Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek, sınır ticaretinde Ermeniler lehinde düzenlemeler yapılacak, Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı sınırlamalar kaldırılacak.

Bu “Gizli Mutabakat”ın ilk adımının, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell 2 Nisan 2003 tarihinde Türkiye’ye geldiğinde, Abdullah Gül ile yaptığı özel görüşmede hazırlanan 9 maddelik bir planla atıldığı anlaşılmaktadır. Abdullah Gül, Powell’la yaptığı bu görüşmenin perde arkasını, görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Vatan Gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlatmıştır. 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesinde de aktarıldığı gibi Abdullah Gül, Sedat Sertoğlu’na şunları söylemiştir: “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurarak) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell, Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var”.

Aslında, gerek ülkemizde ve gerekse bölgemizde daha sonra yaşanan gelişmeler de dikkatle incelendiğinde –Abdullah Gül tarafından da zımnen itiraf edilen- bu plan ve mutabakatın, adım adım uygulanmakta olduğunu saptamak mümkündür.

Bireysel olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenen 302, 304, 305 ve 309. maddelerinde yazılı suçları oluşturan ve ağır cezaları gerektiren bu eylemin, örgütsel anlamda parti kapatma nedeni olacağı ise açıktır.

III. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma:

Belirtilen bu “Gizli Mutabakat”ın 10 ve 11. maddelerinde yer alan, “belediyelere özerklik” ve “aşamalı olarak federasyona geçiş” taahhütleri, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer tarafından hazırlandığı açıklanan “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” ve “Yerel Yönetimler Kanunu” girişimleri ile yerine getirilmeye çalışılmaktadır.

Bugün de aynı görüşleri savunduğunu açıkça ifade eden Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta düzenlenen “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma, “Bilgi ve Hikmet Dergisi”nin Güz-1995 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

Bu yazıda/konuşmada; İslam’ın bir “hayat tarzı” ve hayatın (siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi…) tüm yönlerini kapsayan bir “sistem” olduğu vurgulandıktan sonra, “bürokratik devlet” ve “modern devlet” olarak nitelenen Cumhuriyet’in, çağdaşlaşma çabaları eleştirilmiş ve şöyle denilmiştir:

“O dönemden bugüne kadar geçen süreç içerisinde gerçekte İslam’a yönelik olarak modern devletin bizlere birtakım dayatmaları da olmuştur. Şeriata karşı olmak ama müslüman kalmak bunun en önemli boyutlarından bir tanesidir. Bu arada ifade edilen şey, gerçekte İslam’ın kültürel bir hareket olduğunun vurgulanması ve ondan ibaret kalması şeklindedir. Eğer siz karar verme hakkını talep etmeyecekseniz yaşama hakkına sahipsiniz”.

“Modern devlet”in (Cumhuriyet’in) “İslam’a tercüme edilerek” kullanılamayacağını vurgulayan Dinçer, konuşmasına şöyle devam ediyor:

“Modern devletin İslam’a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugünkü bürokratik mekanizma, doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır…Öyleyse Türkiye’deki siyasi harekete öncelik veren İslami grupların nasıl bir devlet ve toplum yapısını ortaya koyabileceklerini bir an önce ve iktidara gelmeden önce tanımlamaları gerekmektedir. Bunun ötesinde, şayet bu toplum içerisinde devleti yapısal olarak yeniden tanımlamadan iktidara gelinecek olursa önemli sıkıntıların yaşanacağından endişe duyuyorum”.

“Günümüzde inananların kararlara katılma ihtiyacı daha çok artmıştır” diyerek İslami temelde bir siyasal iktidar hedefi açıklayan Dinçer, “1900’lü yılların başlarında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri”nin zayıfladığı ve etkisinin kaybolduğu tespitini yaparak “devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlandığı adem-i merkezi bir yapı” önermektedir.

Ömer Dinçer, konuşmasında/yazısında bununla da yetinmemiş; “Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığı ve işlevini kaybettiğini görüyorum. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” demiştir.

Ülkemizde “mahalli kültür”ün İslam olduğunu belirten Dinçer, “globalleşme ne kadar artarsa İslamlaşma da o kadar artacaktır” dedikten sonra, Cumhuriyet’in temel ilkelerine açıkça karşı çıkarak şunları söylemektedir:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu inancını taşıyorum. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin; laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha çok Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum”.

Dinçer, Türkiye ve dünyadaki İslami hareketleri de ele aldığı konuşmasında, “Tebliğ Cemaati” ve “Cemaat-i İslami” hareketlerinin faaliyetlerini değerlendirip “(bunlar) bizim için ders alınması gerekli bir gelişmedir” demiş, konuşmasını “İran’ın, Malezya’nın ve Sudan’ın ise umutla beklediğimiz ama belirsizlik ifade eden bir yapısı vardır” şeklinde sürdürerek amaçladıkları devlet modelini belirtmiştir.

Konuşmasının sonunda iktidarı ele geçirmek için izleyecekleri programlarını açıklanmaktadır. Buna göre;

-Önce kafalarındaki devlet ve toplum tanımını açıklayacaklardır (Dinçer, bunu konuşmasında şöyle ifade ediyor: “Bugün nasıl bir devlet ve toplum istediğimizin çok net ve açık bir tanımını yapmak zorundayız. Bu tanımlamanın aslında kafamızda çok net ve açık olduğunu ve bunun için az çok hazırlıklı olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksikliklerimiz olduğu kanaatini taşıyorum. Öyleyse bunu topluma duyuracak mekanizma oluşturulmalıdır”).

-İkinci olarak, Türkiye’deki İslami hareketler birleştirilecektir (Dinçer, eğer kültürel öncelikli İslami hareketler, siyasi öncelikli İslami hareketlerle birleştirilebilirse “Türkiye’de İslam’ın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde sağlam bir temel üzerinde gelecek vaadettiğini ifade edebiliriz”diyor).

-Üçüncü olarak da, diğer bölge ülkelerindeki İslami hareketlerle işbirliği yapılacaktır.

Bu yolla iktidara geleceklerini açıklayan Başbakanlık Müsteşarı, daha sonra şöyle diyor:

“Ancak, iktidara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır…İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münküre (inkar edene), harama ve kötüye karşı devam eder”.

Görüldüğü gibi, bugün Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yapan Ömer Dinçer, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan ve Devletin şeklini tanımlayan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” ilkesini ve 2. maddesinde belirtilen -başta laiklik olmak üzere- Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirmek üzere bir kalkışma içinde olduklarını açıkça ifade etmiştir. Keza, “adem-i merkeziyet” adı altında üniter devleti açıkça hedef aldığı konuşmasında, Anayasa’nın 3. maddesiyle güvence altına alınan “Devletin bütünlüğü”nü parçalamak iradelerini açıklamıştır.

Oysa, bilindiği gibi Anayasa’nın 4. maddesinde Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve Devletin bütünlüğüne ilişkin bu hükümlerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği öngörülmüştür.

Üstelik, konuşmanın son bölümünde; “İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, Müslümanın kavgası münküre, harama ve kötüye karşı devam eder” denilmesi, bu tehlikeyi daha da artırmaktadır.

Başbakanlık Müsteşarlığı, en üst düzeyde kamu görevlisidir. Bu makam, kilit bir mevkidir. Bu bir makama, tüm uyarılara ve eleştirilere rağmen bu kişinin atanması ve görevinin ısrarla sürdürülmesi, AKP Genel Başkanı ve merkez yöneticilerinin icraatıdır ve AKP’nin gerçekleştirmek istediği hedefi ortaya koymaktadır.

IV. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AKP Hükümetinde görevli bakanların tarikatlarla ilişkileri:

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra kurulan 58. AKP Hükümetinin bakanlarına Aydınlık Dergisi tarafından şu sorular yöneltildi:

1) Nakşibendi – Nur tarikatına ne zaman girdiniz?
2) Bu tarikat içindeki sorumluluklarınız ve yükümlülükleriniz nelerdir?
3) Mensubu bulunduğunuz tarikatın topluma yararları nelerdir?
Başbakan ve bakanlardan hiçbiri bu soruları yanıtlamadılar. Bunun üzerine Aydınlık Dergisi, yaptığı araştırma sonuçlarını 24 Kasım 2002 tarihli sayısında yayımladı. Bu araştırmada:

O tarihte fiili Başbakan konumunda bulunan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahından;

Başbakan Abdullah Gül’ün, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahına yakın;

Başbakan Yardımcısı M.Ali Şahin’in, Nakşibendi tarikatından;

Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in, Eski Humeynicilerden;

Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, Fethullahçılardan;

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, Yeniden Milli Mücadelecilerden;

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, Nakşibendi tarikatından,

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun, Nakşibendi tarikatından;

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen’in, Nakşibendi tarikatından;

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, Nakşibendi tarikatından;

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Nakşibendi tarikatından;

Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Nakşibendi tarikatından;

Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun, Nur tarikatından;

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un, Nakşibendi tarikatından;

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, Nakşibendi tarikatından;

Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in, Nur tarikatından; oldukları açıklandı.

Daha sonra bunlardan yalnızca, halen Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, Milli Savunma Bakını Vecdi Gönül ile İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu itirazda bulunarak tarikat ilişkilerini reddettiler. Diğerlerinin açıklanan belge ve bilgiler ışığında ortaya çıkan tarikat ilişkilerine bir itirazları olmadı.

Ekte sunulan bu araştırmada AKP ileri gelenlerinin bu tarikat ilişkileri ile ilgili bilgiler detaylarıyla açıklanmaktadır. Bugüne değin bu açıklamaların hiçbiri yalanlanmadığı gibi, ortaya çıkan diğer olgular da bu tarikat ilişkilerini doğrulayıcı yönde olmuştur.

Nitekim 15 Mart 2004 günü Nevşehir’de Rufai Şeyhinin cenazesi Cumhuriyet yıkıcısı bir gösteriye dönüştürülürken, bu eylemde de yine başrolü AKP oynadı. AKP, Nevşehir milletvekilleri Rıdvan Köybaşı ve Osman Seyfi’nin de katıldığı kavuklu – sarıklı tarikat töreninin ön safındaydı.

29 Aralık 2003 günü Fatih Camisi avlusunda Nakşibendi Şeyhi’nin cenazesinde de benzer manzaraları görmüştük.

Bilindiği gibi tekkeler, zaviyeler, tarikatlar Cumhuriyetin Devrim Kanunlarıyla tasfiye edilmiştir. Tekke ve zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarih ve 2413 sayılı “Tekâya ve Zevâya Hakkındaki Kararname” başlığını taşıyan Hükümet Kararnamesiyle kapatılmışlardır. Hükümetin bu kararnameyi kabul ettiği toplantıya Mustafa Kemal Atatürk başkanlık etmiştir. Kararnamenin 4. maddesinde, kapatılan tarikatların binalarından “okul olarak kullanılmaya elverişli olanların okul yapılması” öngörülüyordu.

Hükümet Kararnamesinden üç ay sonra, 13 Aralık 1925 günü Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi. Kanun, Kararnameyle hemen hemen aynı hükümleri içeriyordu. Kanunun gerekçesinde, tekke ve zaviyelerin “Ortaçağa ait hadise ve kurumlar” olduğu saptanarak, “asri ve medeni muhitlerin hiçbirinde bu kurumlara tahammül edilemediği” belirtilmekteydi.

Adliye Encümeni’nin bu kanuna ilişkin 26 Temmuz 1341 (1925) tarihli mazbatasında ise şöyle denilmektedir: “Medeni hayatın bütün icaplarına emeğini vermeyi hayat şiarı kabul etmiş olan Türk milletinin emek adımları ve sürekli çalışması önünde, bu köhne kurumların ne büyük engeller, ne kadar korkunç uçurumlar oluşturduğu tarihten birçok emsaliyle ve son isyan vakasıyla (Şeyh Sait İsyanı kastediliyor) doğrulanmış olduğunda, teklife saik olan sebepler encümenimizce de uygun görülmüştür”.

İşte bugün Türkiye, tekrar aynı yere getirilmek istenmektedir. Cumhuriyet’in tasfiye ettiği bu tarikatlar, şimdi dışarıdan güdümlü bir operasyonla oluşturulan AKP iktidarı eliyle Cumhuriyet’in tepesine oturtulmuş bulunuyor.

V. AKP Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsü üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılarak sürdürülen Cumhuriyet karşıtı propaganda ve Samandağ’da AKP seçim otobüsünden Atatürk posterinin yere atılıp parçalanması olayı :

12 Mart 2003 tarihli gazete haberlerine göre, AKP’nin Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsünün üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılmıştır. AKP örgütü, bu minibüsle propaganda çalışması yapmıştır. Bu konuda -ekteki iddianameden de anlaşılacağı gibi- AKP’nin yerel yöneticilerinin cezalandırılması istemiyle kamu davası acılmış bulunmaktadır

Büyük önder Atatürk’ün de vurguladığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti fiilen 23 Nisan 1920 günü yani bundan tam 84 yıl önce kurulmuştur. AKP, bu propagandası ile Cumhuriyet dönemini “karanlık” bir dönem olarak nitelendirmekte ve 84 yıllık Cumhuriyeti yıkma programını açıklamaktadır.

Söz konusu eylem münferit bir olay değildir. Nitekim aynı gün, yani 12 Mart 2003 tarihinde Hatay’ın Samandağ ilçesinde AKP seçim otobüsünden camlı-çerçeveli Atatürk posteri fırlatılıp yere atılarak parçalanmıştır. Ekte belgelerini sunduğumuz bu olay hakkında Samandağ C. Başsavcılığı’nca Hz.2004/396 sayı ile soruşturma açılmış bulunmaktadır.

VI. AKP Isparta Milletvekili Recep Özel’in, Isparta’da AKP İl Genel Meclisi üyeleri ile birlikte köy ziyaretinde yaptığı “80 yıllık pisliği temizliyoruz” şeklindeki açıklama: Ekte örneği sunulu gazete haberlerine göre, AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, yaptığı konuşmada “80 yıllık pisliği temizliyoruz” diyerek doğrudan Cumhuriyeti hedef aldıklarını açıklamıştır.

Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde; “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” belirtilmiştir. Anayasa’nın 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denilmiş ve 2. maddesiyle “Türkiye Cumhuriyeti(nin)…Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu vurgulanmıştır. 4. maddeye göre de, yönetim şekli ve Cumhuriyetin nitelikleri ile ilgili hükümler değiştirilemez ve bunların değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

İşte AKP, bu temel ilkelere dayalı 80 yıllık Cumhuriyeti, “karanlık” dönem, Cumhuriyet’in temel değerlerini “pislik” olarak kabul edip, bu Cumhuriyeti “iktidarla el ele” yıkacağını, buna “son” vereceğini pervasızca ilan etmektedir.

Tek başına bu olgu dahi göstermektedir ki, AKP, Cumhuriyet yıkıcısı faaliyetlerin mihrakı haline gelmiştir.

Bu amaçla bir siyasal parti kurulması, bu yolda propaganda yapılması Anayasal açıdan mümkün değildir. Bir siyasi partinin böyle bir programı olamaz. Bu durum kapatma nedenidir.

VII. “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” söylemiyle ulusal Kıbrıs davasından vazgeçilmesi:

Başbakan Tayip Erdoğan, iktidara geldiği ilk günlerde “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” diyerek, Türkiye’nin ulusal Kıbrıs davasından vazgeçtiklerini açıklamıştır.

24 Nisan 2004’teki Annan Planı için yapılan referandum da aynı planın bir parçasıdır.

KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlemişlerdir. Denktaş bunu açıkça söyledi: “Elime kovboy filmlerindeki gibi bir kazma vermişler. Tabancayı şakağıma dayamışlar. Bana mezarımı kazdırıyorlar.”

3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP Hükümeti dönemi ile birlikte Türkiye’nin AB ilişkileri de yeni bir ivme kazandı. Yeni Hükümet, Kıbrıs başta olmak üzere pek çok alanda geleneksel dış politikadan vazgeçerek “yeni açılımlar” getirmek istediğini açıkladı.

Rumlar’ın Kıbrıs’ın tamamı adına birliğe katılması tehlikesi kamuoyunda büyük endişelere neden olurken hem dış hem iç politikadaki sorunların çözümünü Avrupa Birliği üyeliğine bağlayan AKP Hükümeti, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını sil baştan değiştirdi. “Kıbrıs’ta çözümsüzlük çözüm değildir” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, iki tarafın birleşmesini öngören Annan Planı’na sarıldı. Fakat 24 Nisan’da Ada’da yapılan referanduma Türk tarafının büyük çoğunluğu “evet” demesine rağmen Rumlar “hayır” dedi.

“Bir ‘Evet’ De, Dünyaya Bağlan” sloganları arasında yapılan referandum sonrası KKTC için uluslar arası camianın verdiği sözler de yerine getirilmedi.

Rum tarafının tek yanlı olarak AB’ye alınması halinde Kuzey’le birleşmeye gideceği üzerine kurulu eski politikayı terk eden AKP iktidarı, Rumlar’ı Ada’nın tek temsilcisi olarak üyeliğe almak isteyen AB’nin tek tereddüdünü de “tehdit ve şantaja dayalı politikadan vazgeçiyoruz” diyerek ortadan kaldırdı.

Bu cevapla rahatlayan AB, 1 Mayıs 2004’te referandumdan bir hafta sonra adeta “hayır” diyen Rumları ödüllendirir gibi Rum Kesimi’ni Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak üyeliğe kabul etti. Kıbrıs Rum Kesimi dahil 10 yeni üyeyi bünyesine katarak beşinci genişlemesini de gerçekleştirdi.

VIII. Tel Afar’da ABD tarafından katledilen Türkmenler’in “terörist” olarak ilan edilmesi ve İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevki:

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’deyken Telafer’deki ABD katliamıyla ilgili sessiz kalmayı yeğliyordu. Gelen Türkmen heyetlerine ise üzüntülerini ifade ediyordu. Ama Eylül 2005’te New York’a gittiğinde, ABD’nin Türkmenler’i Telafer’de katliama tabi tuğu gerçeğini unutarak şunları söyledi:

“Nasıl Telafer’de silahlı direnişçiler var diye operasyonlar yapılabiliyorsa, başka teröristlerin bulunduğu yerlerde de operasyonların yapılması gerekir. Bu bizim beklentimizdir. Irak’ın gücünün ne olduğunu tabii ki biliyoruz.”

Böylece Telafer’deki Türkmen kardeşlerimiz Dışişleri Bakanı tarafından “terörist” ilan edilmiştir.

Başbakan Erdoğan da New York’ta yaptığı açıklamalarda peşmerge lideri Talabani ile görüşmesinden önce şunları söylemişti:

“ABD ile ortak bir mücadeleyi her zaman yapıyoruz. Bu süreci de bu şekilde devam ettirerek, Irak’ı adeta terör örgütlerinin bir antrenman alanı olmaktan çıkarılması, bunun çabası ve gayreti içerisindeyiz.”

İşte bu anlayışla ABD’nin İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevkine olanak tanınmıştır. AKP Hükümeti’nin bu uygulamaları komşularımızla aramızı açmaktadır ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 304. maddesinde tanımlandığı gibi, “Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik etmek” ve “bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapmak” tır.

IX. Özelleştirmeler yoluyla kamunun zarara uğratılması:

Kendisinin Türkiye’yi pazarlamakla görevli olduğunu söyleyen AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ve başında bulunduğu Hükümet, özelleştirmeler yoluyla kamuyu büyük zararlara uğratmışlardır. Bunu, günlük basında yer alan haberlerden dahi saptamak mümkündür.

12 Nisan 2003 tarihinde, özelleştirmeden sorumlu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, yaptığı bir konuşmada özelleştirme politikalarını anlattı. Unakıtan’ın “babalar gibi satarım” sözü son yılların siyaset sahnesine damgasını vurdu.

AKP Hükümetinin özelleştirmeye yönelik uygulamalarının tamamına yakınının yürütmesinin yargı tarafından durdurulması ve iptal edilmeşi olması da AKP iktidarının Anayasa’yı hiçe sayma tutumundaki ısrarını göstermektedir.

X. Adalet Bakanlığı’nın Anayasa’yı ihlal suçu oluşturan eylemleri :

1. Ceza Kanunu gerekçesinde tahrifat

1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza Kanunu’nun basımını yapan Adalet Bakanlığı, kanunun gerekçesinde tahrifat yapmıştır.

Komisyondan 306. madde olarak sevk edilen “Temel Milli Yararlara Karşı Hareket” suçu, Genel Kurul’da madde numarası değiştirilerek 305. madde olarak kabul edilmişti.

Madde aynen şöyledir:

“(1) Temel milli yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddi yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.

“(2) Fiilin savaş sırasında işlenmiş ya da yararın basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş veya vaat edilmiş olması halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

“(3) Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

“(4) Temel milli yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, milli güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır”.

Maddenin gerekçesinde ikinci fıkra ile ilgili olarak şöyle deniliyor:

“Keza, bu fıkraya göre, basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere para veya yarar veya vaat kabul edilmiş ise ceza artırılacaktır. Para, yarar veya vaat kabul edilmek suretiyle bugün Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi veya bu konuda Türkiye aleyhine bir çözüm yolunun kabulü için veya sırf Türkiye’ye zarar vermek maksadıyla, tarihsel gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soykırıma uğradıklarının basın ve yayın yoluyla propagandasının yapılması gibi”.

Görüldüğü gibi, bu madde gerekçesine göre, bir yarar karşılığında Kıbrıs’tan Türk askerinin çekilmesini istemek ya da Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattıklarını öne sürmek suçtur.

Bu madde ve özellikle gerekçesi, Batı merkezlerinin tepkisini çekmişti. Bu tepkinin Adalet Bakanlığı üzerinde oldukça etkili olduğu anlaşılıyor. Nitekim, Adalet Bakanlığı, Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı’nca basılan gerekçeli “Türk Ceza Kanunu”nda, gerekçenin bu bölümü çıkarılmıştır (s. 352).

Böylece, Meclis iradesine de aykırı olarak, Kıbrıs’ta Türkiye aleyhine bir çözümün ya da sözde Ermeni soykırımının propagandasını yapmak, suç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.

Cumhuriyet tarihinde örneğine rastlanmayan ve dış baskılar karşısında boyun eğişin somut ifadesi olan bu tahrifat, Türkiye’nin sürüklendiği durumun vahametini göstermektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, gerekçesiyle bir bütün olan yasada değişiklik yapma yetkisi bulunmadığına kuşku yoktur.

Gerekçeden özellikle bu bölümün çıkarılmış olması, siyasal iktidarın Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında da temel milli yararları savunmak niyetinde olmadığını, Batı’ya karşı teslimiyet içinde bulunduğunu göstermektedir.

Kitabı basan Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanlığı’dır. Bu kitap, başta yargıçlar ve savcılar olmak üzere uygulayıcılar tarafından kullanılacaktır. Gerekçesi sansür edilmiş bu hüküm nasıl uygulanacaktır?

Gerekçesi Adalet Bakanlığı’nca sansür edilmiş bir hükmün “Cumhuriyetin müeyyidesi” olarak kullanılması mümkün müdür?

Bu suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, “kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlı” olduğuna göre, yasanın gerekçesini sansür etme ihtiyacı duyan Adalet Bakanı bu yetkisini yasanın amacı doğrultusunda nasıl kullanacaktır?

2. Temel yasalar için AB onayı

Adalet Bakanlığı ile Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi arasında imzalanan ve toplam bütçesinin 1.465.000 Euro olduğu açıklanan ortak projeye göre, belirlenen 225 yargıç ve savcımız Avrupalı uzmanlarca insan hakları alanında eğitici olarak eğitilmiştir.

Aynı projede, Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan kanun tasarılarının öncelikle görüş alınmak üzere Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’ne sunulması şartı vardır.

Bakanlıkça yapılan açıklamada;

Türk Ceza Kanunu,

Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri Kanunu,

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu,

Ceza Muhakemeleri Kanunu,

Ceza İnfaz Kanunu,

Aile Mahkemeleri Kanunu gibi temel yasaların daha tasarı safhasında iken TBMM’den önce Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin onayına sunulduğu, görüşlerinin alındığı ve bu görüşlerin “söz konusu kanun tasarılarının yasalaşma çalışmalarında değerlendirildiği” belirtilmiştir.

Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” denilmektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, hazırlayacağı yasa tasarıları konusunda öncelikle AB’den onay alma taahhüdünde bulunması, yasama yetkisinin AB ile paylaşılması anlamına gelir.

3. Ulusal egemenliğin AB’ne devri

Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nce, AB Anayasası gereği Anayasa’da yapılması düşünülen değişikliklerle ilgili bir paket hazırlandığı açıklandı. Basına da yansıyan bu pakete göre, öncelikle Anayasa’nın on maddesinde değişiklik öngörülüyor.

Egemenliğin kullanımı, yasama, yürütme ve yargının AB’ye uyumu, AB hukukunun üstünlüğü, yabancıların hakları gibi temel hükümlerde yapılması düşünülen değişiklikler şunlar:

Egemenlik

Anayasa’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” denilen 6. maddesinde, bu egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin hüküm, “Egemenliğin kullanılması AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” şeklinde değiştiriliyor.

Yasama Yetkisi

Anayasa’nın 7. maddesinde yer alan “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” hükmünün; “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında bu yetkinin kullanılması devredilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Yürütme Yetkisi ve Görevi

Anayasa’nın 9. maddesi; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya, kanunlara ve AB hukukuna uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” şeklinde değiştiriliyor.

Yargı Yetkisi

Anayasa’nın, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına ilişkin 9. maddesi için geliştirilen öneri ise şöyle: “Yargı yetkisi, Türkiye’nin taraf olduğu anlaşma gerekleri saklı kalmak kaydıyla Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır”.

Yabancıların Durumu

“Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” denilen Anayasa’nın 16. maddesi; “Temel hak ve hürriyetler, AB vatandaşları dışındaki yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” şeklinde değiştiriliyor.

Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar

“Vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemez” denilen ve AB’ye uyum anlayışıyla 7 Mayıs 2004 tarihinde “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez” şeklinde değiştirilmiş bulunan Anayasa’nın 38. maddesinin son fıkrasının, bu kez de; “Vatandaş, usulünce onaylanmış uluslararası anlaşmalar ve AB müktesebatının gerektirdiği haller dışında, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye iade edilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Seçme, Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları

Anayasa’nın 67. maddesine şu fıkranın eklenmesi isteniyor: “Türkiye’de yaşayan AB vatandaşları yerel seçimlerde; seçme seçilme, bu amaçla bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahiptir”.

Dilekçe Hakkı

Anayasa’nın, dilekçe hakkına ilişkin 74. maddesinin 1. fıkrasındaki “vatandaşlar” sözcüğünün “AB ve Türk vatandaşları” şeklinde değiştirilmesi öneriliyor. Bu fıkranın önerilen yeni şekli şöyle; “AB ve Türk vatandaşları, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve TBMM’ne yazı ile başvurma hakkına sahiptir”.

Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma

Anayasa’nın 90. maddesi, 7 Mayıs 2004 tarihinde değiştirilerek, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” biçimindeki son fıkrasına, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesi eklenmişti. Düzenleme bu biçimiyle dahi AB’yi tatmin etmemiş olacak ki bu kez 7-8 ay önce eklenen bu cümle, “AB müktesebatı ulusal mevzuatın üzerindedir” şeklinde değiştirilmek isteniyor.

Mahkemelerin Bağımsızlığı

Anayasa’nın 138. maddesinin 1. fıkrasının şu şekilde değiştirilmesi öneriliyor: “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve AB müktesebatı dahil hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler”.

Sonuç

Bu değişiklikler gerçekleşecek olursa;

- Ulusal egemenlik AB ile paylaşılacak, hatta ona devredilecektir.

- Yasama yetkisi de AB ile paylaşılacak, temel yasalarda bu yetki AB’ne devredilecektir.

- Cumhurbaşkanı ve Hükümet, yürütme yetkisini kullanırlarken AB hukukuna uymak zorunda olacaklardır.

- Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri, yargı yetkisini, uluslararası mahkemeler ve diğer yargı organlarıyla birlikte kullanacaklardır.

- AB vatandaşları yabancı sayılmayacaklar, tüm temel hak ve hürriyetlerden aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Bu hakları hiçbir şekilde kısıtlanamayacaktır. Bunun için karşılıklılık ilkesi dahi aranmayacaktır.

- AB hukuku gerektiriyorsa, herhangi bir suç işlediği ileri sürülen vatandaşlarımız, yargılanıp cezalandırılabilmesi için isteyen yabancı ülkeye teslim edilecektir.

- AB vatandaşları Türkiye’de Belediye Başkanı seçilebilecek, diğer yerel organlarda görev alabilecek, bu amaçla siyasi partilere de girip faaliyette bulunabileceklerdir.

- AB vatandaşları, dilekçe hakkından da karşılıklılık koşulu aranmaksızın aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Kamu ile ilgili konularda başvuru hakkını kullanabileceklerdir.

- AB mevzuatı, tümüyle ulusal kanunlarımızın üstünde olacak, AB mevzuatına uymayan kanunlarımızın yerine AB hukuku uygulanacaktır. Yani, TBMM’nin yasama yetkisi bundan böyle AB mevzuatına uygun “tüzük” ve “yönetmelik”ler yapmakla sınırlı olacaktır.

- Türkiye Cumhuriyeti’nde yargıçlar, bundan böyle AB hukukuna göre karar vereceklerdir.

Anayasa’yı ihlâl suçu

AB’nin bu girişimleri sonucunda Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan Anayasa değişiklik projelerinin gerekçeleri dahi, AB sürecinde yürütülen çalışmaların ve yapılan anlaşmaların “Anayasayı ihlâl” girişimi olduğunu göstermektedir.

Özellikle, Anayasa’nın “Egemenlik” hakkının düzenlendiği 6. maddesinde öngörülen değişikliğin gerekçesinde, Anayasa’nın bu hükmü var olduğu sürece AB üyeliğinin mümkün olmadığı, bu nedenle söz konusu hükmün değiştirilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Tek başına bu gerekçe, Anayasa değiştirilmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti adına AB yetkilileriyle bu tür anlaşmalar yapılmasının, taahhütlerde bulunulmasının, çıkarılacak yasaların AB makamlarının ön denetimine sunulmasının, “Katılım Ortaklığı” gibi sözleşmeler bağıtlanmasının, üstelik bu sözleşmelerin TBMM’nin denetim ve onayından geçirilmeksizin uygulanmasının yürürlükteki Anayasa’ya aykırı düştüğünü, “Anayasayı ihlâl” suçunu oluşturduğunu göstermektedir.

Türkiye yakın tarihinde de bu tür girişimler yaşadı. Bu girişimlerde bulunanlar “hain-i vatan” addolundular.

4. Yabancı parasıyla yargıç-savcı eğitimi

Türkiye’de, başka alanlar gibi adalet teşkilatının da AB denetimine geçmek üzere olduğunu görüyoruz.

Uluslararası sözleşmeleri ulusal yasalarının üstüne çıkaran Türkiye’nin yargıç ve savcıları, Avrupalı “uzmanlar”ca eğitilmiş, Avrupa parasıyla ağırlanmış, yedirilip içirilmişlerdir. Hem de resmi yazışmalara dayalı olarak!…

Türkiye ile Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Ortak Projeleri çerçevesinde “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine Dair Türkiye Ulusal Programı”nın uygulanma kapasitesinin güçlendirilmesi amacıyla, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nce yurt çapında “eğitim programları” uygulanmıştır. Adalet Bakanlığı’nca saptanan yargıç ve savcılar, bu “eğitim” süresince “görevli” sayılmışlardır.

7’şer, 8’er kişilik gruplara ayrılan yargıç ve savcılarımız, Avrupa’dan gelen “uzmanlar” ile Avrupa devletlerinin Büyükelçilikleri ve özellikle İngiltere Büyükelçiliği’nce görevlendirilen yabancı “uzmanlar”ca belli merkezlerde toplanıp 3-4 günlük “eğitim”e tabi tutulmuşlardır.

9 bölge ve 30 merkezde toplam 206 eğitim semineri şeklinde sürdürülen bu faaliyetlerle ilgili olarak Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca yayımlanan genelgeye göre;

Bu yolla 9 270 yargıç ve savcı eğitimden geçirilmiştir.

Bu eğitim, bir “seferberlik zihniyeti içinde” yürütülmüştür.

Eğitimlerin, yargıç ve savcıların atanmalarına ilişkin kararnameler çıkmadan tamamlanması, atamaların buna göre yapılması öngörülmüştür.

Belirlenen hakim ve savcılar, bu eğitime katılmakla zorunlu tutulmuşlardır. Çok özel durumlar ve sağlık sebepleri dışında mazeret öne sürmeleri yasaklanmıştır.

30 ayrı merkezin Cumhuriyet Başsavcılıkları, bu işler için görevlendirilmiştir. Diğer il ve ilçe Cumhuriyet Başsavcılıkları da bu çalışmaya lojistik destek sağlamakla yükümlü kılınmıştır.

Eğitim çalışmalarında Avrupa Konseyi’nce hazırlanıp Türkçe’ye çevrilerek 10 000 adet basılan 7 adet el kitapçığı kullanılmıştır.

Gene bu genelgeye göre;

İaşe ve ibate giderleri ile yemek ve sair harcamalar, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve bu kuruluşların yönlendirmesiyle Avrupa ülkelerince karşılanmıştır.

Eğitime alınacak 3 440 yargıç ve savcının belirtilen masraflarının 275 milyar lirası İngiltere Büyükelçiliği’nce verilmiştir.

Nitekim 6 Ekim 2004 tarihli “AB İlerleme Raporu”nda da 1995-2003 yılları arasında Türkiye’deki çeşitli programlara 1098 milyon Euro, 2004 yılında uygulanan “Ulusal Program”a da 256,6 milyon Euro tahsis edildiği açıklanmıştır.

2004 yılı içinde fiilen uygulanan bu plan, Cumhuriyet Türkiyesine yakışmamaktadır. Türkiye eğer gerekiyorsa kendi yargıcını, kendi savcısını eğitebilecek bir ülkedir. Ne bunun için Batı’nın üç-beş yüz milyarına, ne de uzmanına gereksinimi vardır. Unutulmasın ki; para veren, emir verir. Para alan da emir almak durumunda kalır.

Üstelik Türkiye, “savcı” unvanının başına “Cumhuriyet” ibaresini ekleyen tek ülkedir. Çünkü onların görevi, Cumhuriyet’i korumaktır. Onların görevi, “Cumhuriyet’in kılıcı”nı sallamaktır.

Atalarımız, “gavurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar” demişler. Yol, barınma ve yemek giderleri Avrupa ülkelerince karşılanan, onlar tarafından eğitilen yargıç ve savcılar, dileriz ki ellerindeki kılıcı değiştirmezler.

Adalet Bakanlığı’nın yabancı parasıyla yürüttüğü faaliyetler bunlardan ibaret değil. Örneğin, “Fikri Sınai Haklar Projesi” adı altında 2.289.450 Euro; “Yargının Modernizasyonu ve Cezaevleri Reformu Projesi” adı altında da 11.000.000 Euro alınmıştır.

Cumhuriyet’i kuranlar, Türk adliyesini kendi öz imkanlarıyla kurmuşlar, Cumhuriyet’in yargıç ve savcılarını, yabancılardan aldıkları paralarla ve yabancı uzmanlarla değil, devrimin kendi olanakları ve felsefesiyle eğitmişler ve şöyle seslenmişlerdir:

“Bir memlekette adli kuvvetin her kuvvete tefevvuku, o memlekette adaletin hakimiyetini ifade eder. Beşeriyeti…saadete ve hürriyete götüren inkılâpların, en son inkılâpların gayesi de budur. Adaletin ilk istikameti, milli kudretin bir tecellisi olan inkılâbın, bütün eserleriyle, netayiç ve zaruretleriyle, her ne pahasına olursa olsun siyaneti olmalıdır. İnkılâbın büyük menfaatleri, gayeleri, idealleri mevzubahis olunca şahsi hürriyetlerin, ferdi hakların ve endişelerin susması ve durması lazım gelir…” (Mahmut Esat Bozkurt, Adalet Bakanı)

XI. Yargı kararlarının hiçe sayılması :

AKP Hükümeti, idare mahkemeleri ve Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını “prensip kararları” alarak uygulamamaktadır. Örneğin:

- ENKA’ya ait İzmir Santrali’nin faaliyeti, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen prensip kararıyla sürdürüldü.

- Türkiye’nin toplam elektrik üretiminin dörtte birini karşılayan Adapazarı Santralı ile Ankara Doğalgaz Çevrim Santrali’nin sözleşmelerinin yürütmeleri durduruldu. Alınan prensip kararlarıyla bu karar görmezden gelindi.

- Cargill’in Bursa’da nişasta fabrikası kurmasına ilişkin çeşitli işlemlere karşı açılan davalarda verilen iptal kararları da prensip kararıyla görmezden gelindi.

- Son olarak da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2 Şubat 2006 tarihinde aldığı, TÜPRAŞ’ın %51 hissesinin blok satışına ilişkin ihale komisyonu kararının ve ihale şartnamesinin yürütmesinin durdurulması kararı uygulanmamıştır.

Mahkeme kararlarının uygulanmaması suçtur. Anayasa’nın 138/3. maddesine göre: “… idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır… Mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktirmez”.

Belirtilen yargı kararlarını uygulamayan hükümet Anayasa’yı çiğnemiş, Anayasal suç işlemiştir.

XII. Yargıya müdahale :

Danıştay’ın “Başbakan, hukuku engel görüyor” açıklamasından sonra, 7 Nisan 2006’da Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok da, Hükümetin yargıya müdahale ettiğini, bu müdahaleyi gelecekte de sürdürme niyetinde olduğunu söylemiştir.

XIII. Başbakan Erdoğan’ın “Büyük Ortadoğu Projesi’nde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” şeklindeki açıklamaları ve bu proje kapsamındaki “eşbaşkanlık” iddiaları :

Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki AKP Hükümeti, ABD7nin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki rolünü 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranında Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” açıklamasıyla ilan etti ve belli çevrelere ‘BOP içinde göreve hazırız’ mesajını gönderdi.

Tayyip Erdoğan 10 Ağustos 2005 günü de, “seçim barajının düşürülerek Kürtler’in Meclis’te temsiliyetinin sağlanması”, “PKK’ye genel af çıkarılması”, “AB reformlarının sürdürülmesi” ve “askere et yetki verilmemesi” talepleriyle yola çıkan Sorosçu aydınlarla Başbakanlık’ta 3.5 saatlik bir görüşme yaptı. Görüşmenin sonunda, heyetin sözcüleri, bir mutabakatın ortaya çıktığını açıkladılar. Heyet sözcüsü Gencay Gürsoy, “Başbakan Erdoğan, Kürt sorununun demokratik platformlarda demokrasinden taviz verilmedin çözüleceği konusunda bir teminat verdi. Bu son derece önemlidir ve ziyaretimizin başarıyla sonuçlandığının kanıtıdır.” diye konuştu.

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu olgular Recep Tayip Erdoğan’ın “eşbaşkanlığına” talip olduğu Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer almanın ne anlama geldiğini açıkça göstermektedir. Bu, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla “Kerkük’ü alıyorum derken Diyarbakır’ı vermek” ten başka bir şey değildir.

XIV. “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” adı altında alternatif ordu girişimi :

AB dayatmasıyla başlatılan “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” 29 Mart 2006 tarihinde uygulamaya konuldu. Kara ve deniz sınır güvenliğinin özel bir birlik tarafından sağlanmasını öngören bu proje, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve TSK’ya alternatif bir silahlı güç oluşturma çabasıdır. Doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturulacak 70.000 kişilik bu silahlı güç, Anayasa’ya aykırı biçimde “profesyonel ordu”ya geçiş girişimidir. Türk Ordusu’na yönelik bu projenin 3 milyar Euro olan maliyetinin %60’ının AB tarafından karşılanması da Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği açısından anlamlıdır.

Yazı kategorisi: Türkiye'nin Başındaki Sorunlar, İrtica | 2 Yorum »

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörü

Yazan: atamizindeyiz Mart 28, 2007

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörlüğünün ilk adımı olacak

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde her dönem bir tartışma yaşanmıştır. 70’leri hatırlarsak, Ankara semalarında jetler bile uçmuştur. Ancak Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hakkında yürütülen tartışmaların, öncekilerin kat be kat üstünde olduğu görülüyor.

Başkanlık istiyor
Tayyip Erdoğan gönlünde yatan sistemin Başkanlık olduğunu hiçbir zaman reddetmedi. Tabii, Tayyip Erdoğan’ın Başkan olduğu bir sistem ancak bir Kürt-İslam Diktatörlüğü olabilir.

Mesele, AKP’nin Meclis çoğunluğuna sahip olması ve bu nedenle Cumhurbaşkanını tek başına seçecek olmasından daha büyük. Cumhurbaşkanını AKP’nin tek başına belirlemesinin ne kadar demokratik olacağından da öte bir şey. Herhangi bir Cumhurbaşkanlığı değişiminden öte bir değişiklik söz konusu. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması Türkiye açısından bir milat olacak.

Öncelikle Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte iki önemli gelişim yaşanmış olacak.

Birincisi, AKP iktidarı boyunca Sezer’in vetolarına takılan tüm icraatlar hızla gerçekleştirilecek. Örneğin, AKP’nin Sezer’in vetoları nedeniyle bir türlü istediği gibi gerçekleştiremediği kadrolaşma hızlanacak.

Bunun dışında Cumhurbaşkanlığı makamının sağladığı tüm avantajlardan da yararlanılacak. Sadece Cumhurbaşkanının yetkisinde olan çeşitli atamalar hızla gerçekleştirilecek. Dolayısıyla karşımızda dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı olacak.

Peki, dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı ne anlama geliyor? Bunu AKP iktidarının 5 yıllık uygulamalarına baktığımızda anlayabiliyoruz.

Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte Kürt-İslam sentezinin örnekleriyle karşılaştı. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte rejim, sadece Kürt-İslam sentezinin bir ürünü olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir diktatörlüğe de dönüşecek.

Başkanlık: Padişah-Vezir yönetimi geri geliyor

Öncelikle Kürt-İslam faşist diktatörlüğünün yönetim biçimi ‘başkanlık’ olacak. Tayyip Erdoğan’ın Amerikan Başkanlık sistemini öven açıklamaları hatırlanacaktır. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Cumhurbaşkanının yetkileri artırılacak, sonra da adım adım başbakanın yetkileriyle Cumhurbaşkanının yetkileri tek bir pota altında eritilmeye başlanacak.

Cumhurbaşkanının atama, onay ve denetim görevleriyle Başbakanın yürütme görevlerinin Başkanda birleştirilmesiyle birlikte rejim bir tek adam yönetimine dönüşmüş olacak.

Ayrıca Başkanlık sisteminin bir gereği olarak, ABD’deki gibi bir yönetim biçimiyle karşı karşıya kalacağız. Bakanlar adım adım Tayyip Erdoğan’ın birer danışmanı durumuna dönüşecek. Erdoğan bir padişah-halife, bakanlar ise adeta bir vezir olacak. Osmanlı dönemi yönetim biçimine böylelikle geri dönülmüş olacak.

Böylelikle AKP iktidarının Atatürk Cumhuriyeti’ni tasfiye planı dilediği hızda ilerleyecek ve onu dizginleyecek hiçbir kurum da kalmamış olacak.

AKP rejiminin en belirgin özelliği, şüphesiz halk düşmanlığı ve Erdoğan’ın eleştiri kaldıramamasıydı. Mersin’de Tayyip Erdoğan’ın bir çiftçiye “Ananı da al git!” demesi unutulmadı.

Erdoğan’ın bu halk düşmanı karakteri Başkanlıkla birlikte şüphesiz artarak devam edecek. Bugün Erdoğan’ı protesto ettiği için sadece gözaltına alınıp korkutulanlar, yarın bir bir tutuklanacak, hatta bir kısmı idam edilecek.

Ordu düşmanı rejim: Komutanlar emekli edilecek

Şemdinli provokasyonu ve Tayyip Erdoğan’ın Ordu ve askerlik hakkındaki açıklamalarına bakınca, Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde orduyla ilişkileri konusunda bir fikir sahibi olabiliriz.

Ordu, Türkiye’deki Şeriat hayallerinin her zaman karşısında olmuştur. Bu yüzden Türkiye’deki Şeriatçı hareketler istisnasız Ordu düşmanıdır. Hilmi Özkök gibi ‘şiir gibi geçindiği’ bir Genel Kurmay Başkanına rağmen AKP, Ordu’nun temel yapısındaki Atatürkçülüğü bir türlü hazmedememesinden ötürü, sürekli frenlemek durumunda kaldı.

Bu nedenle AKP, iktidarı süresince Ordu’yla mücadele içinde kaldı. Şemdinli provokasyonuyla o dönem henüz Genel Kurmay Başkanı olmamış Yaşar Büyükanıt’ın aleyhinde bir kampanya başlattı. Atabeyler Operasyonu’yla bu Ordu düşmanı kampanya devam etti.

Hatta Hrant Dink suikastının ardından Ogün Samast’la fotoğraf çektiren jandarma üzerinden de Ordu’ya karşı bir saldırı düzenlenmek istedi.

Tabii, Erdoğan’ın Başkan olmasıyla birlikte durum bir anda değişecek. Genel Kurmay Başkanını atama hakkını eline alan Erdoğan’ın imzalayacağı ilk kararnamenin Büyükanıt’ın emeklilik kararı olacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Üst düzey Ordu komutanları arasında büyük bir temizliğe girişilecek ve ‘şiir gibi geçinilecek’ komutanlardan oluşacak bir komuta heyeti oluşturulacak. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyemeyen bir ordunun bu kararlara da direnmesini kimse beklemesin.

Üst düzey komutanlar bazında kontrol altına alınan Ordu içindeki ilerici subaylar üzerinde de büyük bir baskı kurulacak. ‘Genç subaylar’ın hareket alanı kısıtlanacak ve ordu öncelikle gerici ‘genç subaylar’la doldurulmak istenecek. Bu nedenle Harp Okullarına imam-hatip mezunlarının da alınması sağlanacak.

İlk aşamada AKP’ye direnişi kırılan Ordu, süreç içerisinde mollalarla doldurularak bir Molla ordusuna dönüştürülecek. Ve AKP’nin Kürt-İslam diktatörlüğünün devamı için gereken askeri güç, bu şekilde sağlanmış olacak.

“Yan gelip yatmayan” Amerikan jandarması Ordu yaratılacak

“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.” açıklaması sanırız herkesin hatırındadır. Bu açıklamanın temelinde şüphesiz derin bir Ordu düşmanlığı vardır. Ancak bu açıklamanın tam da Lübnan’a İsrail çıkarları için asker gönderme tartışmaları yürütülürken yapılması önemlidir.

Başkanlığı ele geçirmesiyle birlikte Tayyip Erdoğan’ın ‘yan gelip yatmayan’ bir ordu yaratacağından kimsenin şüphesi olmasın. Türk Ordusu örneğin ABD’nin İran’a düzenleyeceği bir operasyonda vurucu güç olacaktır. Ve tüm dünyada, ABD’nin ihtiyaç duyduğu her bölgede, Afganistan’da olsun, İsrail’de olsun, İran ve Irak’ta olsun, gönüllü jandarmalık yapacaktır.

Böylece mollalaşan ve gericileşen Ordu’nun bir yandan da Amerikancılaşması ve bölücülüğe ses çıkarmayan bir yapıya dönüşmesi sağlanmış olacak.

Türk toplumunda Amerikan düşmanlığının tavan yaptığı ve dünyadaki en yüksek orana çıktığı bir dönemde ABD ile Cumhuriyet tarihinin en sıcak ilişkileri kuruldu. Aynı şekilde Ortadoğu’da Filistin, Suriye ve Lübnan’a yönelik işgalci saldırılarını artıran İsrail’e de en büyük destek yine AKP’den geldi. Hatta bu yazı yazılırken İsrail Başbakanı Olmert, Erdoğan tarafından kabul ediliyor.

Üçüncü Dünya’daki faşist diktatörlüklerin değişmez karakteri, emperyalizmle işbirlikçilik olmuştur. Halk düşmanı rejimler, halk düşmanlığını yalnızca kendi sınırları içinde değil, dünya çapında sürdürürler. Türk halkının düşmanı olan bir rejim tabii ki Filistin halkının ya da Irak halkının dostu olamaz.

Bu gerçek Erdoğan’ın başında bulunacağı Kürt-İslam diktatörlüğünde de geçerli olacaktır. Kendi halkına, tüm Ortadoğu halklarına, hatta tüm Üçüncü Dünya halklarına düşman bir rejimle karşı karşıya olacağız. 5 yıllık AKP iktidarında ilk örneklerini gördüğümüz dış politika tercihlerinin daha da pervasız hale geldiğini hep beraber göreceğiz.

Türk düşmanı Kürt-İslam diktatörlüğü

Tayyip Erdoğan’ın Türkiyelilik kimliği üzerine dedikleri sanırız herkesin hatırındadır:

“70 yıllık tarihinde Türkiye katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda ‘tekçi’ olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir… Resmi ideoloji, ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir.’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir.”

Fazla söze gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın Türkiyeli kimliği üzerine düşündüklerini defalarca yazdık ve eleştirdik. Ümmetçi bir zihniyete sahip olan AKP tabii ki ulusal bir kimliği savunmayacaktır.

Ancak Erdoğan rejimi Türk kimliğini kabul etmemekle kalmamakta, Türk kimliğine karşı bir kampanya yürütmektedir. Türk olmayan her tür kimlik, barış, demokrasi adı altında, biraz da AB ve ABD’nin de dayatmalarıyla el üstünde tutulmaktadır. Bugün AKP iktidarı altında Türk kimliği değil, Kürt kimliği, Çerkez kimliği, Laz kimliği makbuldür.

Başkanlığıyla birlikte bu konuda da pervasızlaşacak Erdoğan, Türk kimliğine karşı bir savaş başlatacaktır. “Hepimiz Türk’üz!” yürüyüşlerini yasaklayan, PKK teröristlerinin karşısında dikmediği polislerini Atatürk resimleriyle yürüyen Milli Mücadele Derneği’nin karşısına çıkaran bir zihniyetin Başkanlık döneminde neler yapacağını varın bir de siz düşünün.

Bugün AKP “Türk’üm” demeyi yasaklamaktadır. Yarın ise Türk olmayı yasaklayacaktır. Göreceksiniz, nüfus cüzdanlarında etnik kökene ilişkin bir bölüm de eklenecektir. Ve yazılacak seçenekler içinde Kürt olacak, Laz olacak, Çerkez olacak; ama Türk olmayacaktır. En iyimser tahminle ‘Türkmen’ ya da ‘Yörük’ olacaktır!

Tüm milliyetçiler tutuklanacak

Faşizmin yıllardır sol içinde kullanılan tanımlarından birisi şudur: “Büyük sermayenin emperyalizmle işbirliği içinde ülke içindeki her tür demokratik hak ve özgürlüğü kısıtlayan diktatörlüğü.”

Üçüncü Dünya’daki faşist diktatörlüklerde yükselen halk mücadelesini bastırmakta emperyalizmin her tür askeri, siyasi ve ekonomik desteği de alınır. Bu anlamda Pinochet’nin kanlı rejimi unutulmazdır. San Tiego Stadı’nda toplanan binlerce Allende taraftarını gösteren fotoğraflar faşizmi en güzel anlatan karelerdir.

Erdoğan diktatörlüğünde ise statlar milliyetçilerle doldurulacaktır. Danıştay saldırısında, Atabeyler Operasyonu’nda ve Hrant Dink suikastında suçun hep milliyetçi kesimler üzerine yıkılmak istendiği, Kuvayı Milliye örgütlenmelerinin mafya çetelerine benzetilmek istendiği bir ortamda daha farklı bir şey beklenemez. Henüz rejime tam anlamıyla hakim olamayan AKP, Yargı’da da güçsüz olduğu için bu operasyonlardan istediği sonuçları alamamıştır.

Başkanlığa gelmesiyle birlikte Yasama-Yürütme ve Yargı’ya tam anlamıyla hâkim olacak olan Erdoğan, operasyonları istediği gibi yürütebilecektir.

Bugün 3-5 kişiyi gözaltına alabilen Erdoğan rejimi, yarın tutukladığı binlerce milliyetçiyi toplayabilmek için statları kullanmak zorunda kalacaktır.

Halkın milliyetçi tepkilerini ifade edebileceği yegâne yer haline gelen statlar, yarın tepkisini gösterenlerin toplandığı açık hava nezarethanelerine dönüşecektir.

Yargıtay ve Danıştay, Ulema Danışma Heyeti’ne dönüşecek

AKP’nin bir türlü istediği gibi kadrolaşamadığı alan Yargı oldu. AKP tepeden atamalarla Yargı içindeki hiyerarşiye müdahale edemedi. Çünkü Yargı kendi yönetimini belirleme konusunda bir özerkliğe sahip. Üstelik yargıda hiyerarşide yükselmek büyük ölçüde kıdeme dayanıyor.

Bu yüzden AKP ancak ve ancak yeni hâkim ve savcı atamalarıyla bir kadrolaşma yaratabildi. Yüksek Yargı organlarındaki atamalarda hükümetin değil de Cumhurbaşkanının yetki sahibi olması da AKP’nin elini kolunu bağlayan bir başka unsurdu. Bu nedenle Yüksek Yargı aldığı kararlarla sürekli AKP iktidarının isteklerinin dışında yer aldı. Özellikle Danıştay, adeta AKP kadrolaşmasının önünde tek başına direndi.

Erdoğan’ın Başkanlığı, Yüksek Yargı üzerinde de denetim kurulmasını sağlayacak. İmam-hatip mezunu yargıç ve savcıların Yargıtay ve Danıştay gibi Yüksek Yargı organlarını işgal ettiğini göreceğiz. Böylelikle Yüksek Yargı adeta bir Ulema Heyeti’ne dönüşecek. Zaten bu konuda ilk ipucunu Tayyip Erdoğan türbanla ilgili bir tartışmada vermişti. AİHM’nin verdiği türban kararını eleştiren Erdoğan, AİHM’nin bu konuda bilirkişi olarak ulemaya başvurması gerektiğini söylemişti.

Böylelikle Kürt-İslam diktatörlüğünün ‘İslam’ ayağının yasal organı da oluşmuş olacak.

Kimbilir, belki de bugünkü Diyanet İşleri Başkanı’nın ‘Yüksek Ulema Heyeti Başkanı’ olarak tüm yüksek yargı organlarının üstü bir kurumu yönetir göreceğiz…

Apo Meclis’e…

Af tartışmalarını hatırlayalım.

PKK terörünü anlaşarak bitirmek adı altında lider kadrosu dâhil tüm silah bırakan PKK’lıları affetmek AKP’nin baştan beri savunduğu program. Gelecek tepkileri göğüsleyemeyen Erdoğan şimdilik Apo’nun affını yasalaştıramıyor. Ancak PKK’nın, Apo’nun affedilmesi halinde silah bırakacağının açıklaması durumunda Erdoğan bu affın çıkmasını sağlayacaktır.

Affedilen Apo’yu da Diyarbakır milletvekili olarak bir sonraki seçimlerde Meclis’te görmek sanırız sürpriz olmaz.

Tabii, Apo’nun Meclis’e girmesi bir semboldür. Erdoğan’ın Başkanlığıyla birlikte PKK’yı masaya oturmaya çağıran zihniyet, Kürtçü teröre yasal zemin sağlamaktadır. “PKK’ya silah bıraktırdım.” diye propaganda yapacaklardır; ancak PKK, Meclis’e girerek silahla elde edemediğini zaten elde etmiş olacaktır.

Eyalet sistemi: PKK’lı Valiler

Bilindiği gibi, Başkanlık sisteminin en önemli özelliklerinden birisi federal bir yönetim biçimi olmasıdır. Nitekim Başkanlık sistemini savunan herkesin Türkiye’ye eyalet sistemini önermesi bir tesadüf değildir.

İktidar, yani Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı, Başkanlıkta tek elde toplanırken, yerel iktidarlar federal yapıyla dağıtılacaktır. Böylece Türkiye’nin etnik temelde bölünmesinin ilk aşaması tamamlanmış olacaktır. Bugün birer yerel yönetim birimi olarak karşımıza çıkarılan eyaletler yarın etnik yönetim birimlerine dönüşecektir.

İlk aşama olarak Doğu ve Güneydoğu’daki eyaletler PKK kontrolüne girecektir. Afla birlikte dağdan indirilen ve siyasete sokulan PKK böylece Doğu ve Güneydoğu’nun tek hâkimi olacaktır.

Belediye seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu’da pek çok ilde birinci olan DTP, doğal olarak eyalet yönetimlerinde esas söz sahibi olacaktır. Böylece geçmişin kanlı teröristlerini karşımızda birer vali olarak göreceğiz.

Üniversitelerde molla yönetimi

Faşist diktatörlüklerin en korktuğu kurumlardan biri üniversitelerdir. AKP bu gerçeğin bilincinde olarak iktidarının ilk günlerinden itibaren üniversiteler üzerindeki hâkimiyetini artırma peşine düştü. Üniversiteler adeta bir molla kuşatması altına alındı; ancak bu kuşatma üniversitenin ve özellikle bir kurum olarak YÖK’ün direnci nedeniyle istenilen başarıya ulaşamadı.

Üniversite rektörlerinin atanmasında ve YÖK yönetiminin belirlenmesinden esas yetkili olan Cumhurbaşkanı’nın da direnci bu anlamda önemliydi. Erdoğan’ın Başkanlığıyla birlikte, AKP’nin üniversiteler üzerindeki hâkimiyeti artacaktır. YÖK yönetimini üyeleri ve başkanıyla birlikte belirleme yetkisini eline alan AKP, işte o an YÖK karşıtlığını da bırakacaktır.

Ömer Dinçer gibi bürokratlarla Milli Eğitim sistemini felç eden AKP, sanırız YÖK’e de Ömer Dinçer gibi bir Başkan atayacaktır. Bir mollanın yönetimindeki YÖK de molla kuşatmasının bir molla yönetimine dönüştüğü ilk kurum olacaktır. Ve tüm üniversiteler, rektörlerinden başlayarak tepeden tırnağa değiştirilecek ve birer medreseye dönüştürülecektir.

Böylece YÖK bir Medreseler Üst Kurumu’na dönüşecektir. YÖK’ün ‘özerkliğe’ karşı olduğunu yıllardır savunanlar özerk olmamanın ne anlama geldiğini işte o zaman anlayacaktır. Namaz kılmayanların ya da türban takmayanların asistan olması bile mümkün olmayacaktır.

Faşist medya ve ulusal basın üzerinde diktatörlük

Faşist diktatörlüklerin ortak özelliği basını tamamen kontrol etmek ve muhalif olanı korkutup susturmaktır. Bu özellik anlaşılan Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde de geçerli olacak.

Ancak Kürt-İslam diktatörlüğünün bir başka işlevi daha olacak. Halk ve basın üzerindeki faşist baskıyı yalnızca iktidar kurmayacak. Basının kendisi de bu baskının bizzat uygulayıcısı ve destekçisi olacak. Kısacası basının faşistleştirilmesiyle karşı karşıya olacağız.

Şu an Türk medyasının büyük bir otosansür uyguladığı söylenebilir. Bir kısım Kürtçü ve Şeriatçı basın, zaten AKP’ye koşulsuz desteğini sunuyor. Geri kalan grupların ise tamamına yakını Erdoğan iktidarıyla kurdukları iş ilişkileri ve birtakım ekonomik çıkarlar nedeniyle AKP’nin en azından karşısında yer almıyor.

Ancak Türk medyası aynı zamanda bir sansür de uyguluyor. Kürt-İslamcı olmayan düşüncelerin ifade edilmesine neredeyse tüm yazarlar ve medya kuruluşları karşı çıkıyor. Basında Atatürkçü ve milliyetçi görüşler adeta aforoz ediliyor. Milliyetçi eylemler ‘ırkçı hezeyan’ olarak değerlendiriliyor. Milli Mücadele’nin düzenlediği yürüyüş “Cinayeti sahiplendiler” başlığıyla adeta polise ihbar ediliyor. Bir yandan da statlardaki “Hepimiz Türk’üz!” pankartlarına dahi karşı çıkılıyor.

TÜRKSOLU ve benzeri Atatürkçü yayınların başına ne geleceğini tartışmaya bile gerek yok. Gerek tazminat davalarıyla gerekse kapatma davalarıyla Atatürkçü-milliyetçi basın yok edilmek istenecektir.

Çok geç olmadan…

Cumhurbaşkanlığının yetkisiz ve önemsiz bir makam olduğunu düşünenler uykudan uyanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı bu ka-dar önemsizse Vakit, Cumhurbaşkanı Sezer’i niye her gün manşet yapmaktadır?

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını tercih etmeyeceği hayallerini görenler, AKP’nin bölünüp Tayyip dışında başka birisini Cumhurbaşkanı seçileceğini düşünenler de kendilerine gelmelidir.

AKP, 5 yıllık iktidarı boyunca hangi konuda bölünmüştür ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde birbirine düşsün! Erdoğan milletvekili bile değilken, onu Başbakan yapmak için hep beraber yasaları bile değiştirmediler mi?

Siirt milletvekili, Erdoğan için istifa etmedi mi? Başbakan koltuğuna oturan Gül, bir an olsun koltuğuna yapışmayı aklından geçirdi mi? Erdoğan, Başbakan olunca partisi üzerindeki kontrolünü mü azaldı?

Erdoğan’ın Başbakanlığı önünde çok daha fazla engel vardı; ama ne yapıp edip Başbakan oldu. Ve bu noktada partisi de doğal olarak yekvücut arkasında durdu.

Şimdi de Mustafa Kemal’in oturduğu o makamı, Kürt-İslam diktatörlüğünün sarayı haline getirmek için sabırsızlanıyor…

Çok geç olmadan uykudan uyanıp bir şeyler yapmanın zamanıdır.

Bir iktidarı devirmek kolaydır; ama bir diktatörlüğü devirmek çok zordur.

Yazı kategorisi: PKK ve Kürdistan, Türkiye'nin Başındaki Sorunlar, İrtica | » yorum bırak;

CHP’ye Çağrı Meclis’i Boşaltın!

Yazan: atamizindeyiz Mart 28, 2007

Oyalanacak vakit artık yok

Cumhurbaşkanlığı makamının bir Kürt-İslamcının eline geçecek olması ihtimali bir yıldır tartışılıyor. Tartışa tartışa bu bir yıl geçti. 16 Mayıs tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine sadece 1.5 ay kaldı.

Bundan tek bir sonuç çıkar; tartışma sadece ve sadece AKP’ye zaman kazandırmakta ve onun işine gelmektedir. Bugün Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ihtimali ve gücü, bir yıl öncesine göre kat kat artmış durumdadır.

O halde oyalanacak vakit artık kalmamıştır.

“Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı nasıl engellenir?” sorusu sürekli soruluyor ve cevap aranıyor.

Bundan 8 ay önce 1 Mayıs 2006 tarihinde bu sütunda CHP’ye sine-i millete dönme çağrısı yaptık.

Bu çağrı sonrasında CHP içinde yoğun bir sine-i millete dönme tartışması yapıldı ancak bu karar alınamadı.

Bu kararın alınamamasında büyük sermayenin ve özellikle iktidar yanlısı Fethullahçı medyanın etkisi büyüktür. Bu güçler CHP yönetimi üzerinde bir psikolojik baskı kurarak, CHP’nin sine-i milletten zararlı çıkacağı propagandasını yürüttüler.

Oysa CHP sine-i milletten zarar görecek olsaydı, CHP’nin tarihsel düşmanları olan bu güçler, CHP’nin sine-i millete dönmesini isterlerdi.

Daha doğrusu bugünkü iktidar bugün yapılacak bir seçimden güçlü çıkacağını bilse, kesinlikle erken seçime giderdi.

Peki neden gitmiyor?

AKP’nin planı

Çünkü AKP, yapılacak seçimde meclis aritmetiğinin değişeceğini ve bir daha anayasayı tek başına değiştirecek ve Cumhurbaşkanını da tek başına seçecek bir güç elde edemeyeceğinin farkında.

Bunun farkında olan AKP’nin planı basittir. Bu bir ayı kamuoyunu oyalayarak geçirecekler, kendilerine yönelik bir müdahaleden kaçınmaya çalışacaklar ve Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçeceklerdir.

Burada muhalefet güçleri farklı stratejiler geliştirmektedir. Ama bu stratejiler büyük bir yanlışlık içermektedir.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını Anayasa Mahkemesi’ne giderek iptal ettirme düşüncesi bulunmaktadır.

Sabih Kanadoğlu’nun görüşünden hareket eden ve CHP içinde de destek bulan bu görüşe göre, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçimini Anayasaya aykırı bularak iptal edecektir.

Bu son derece riskli bir stratejidir.

Birincisi bugünkü Anayasa Mahkemesi üyelerinin böyle bir kararı alamaması ihtimali almasından daha güçlüdür.

Çünkü mevcut kurul, iktidarın görüş perspektifine daha yakındır.

Bunun aksi olacak olsa bile, yani kurul üyeleri de seçimin iptali görüşünde olsalar bile bunu yapacak fırsat, zaman ve cesareti bulamayabilirler!

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından tıpkı Danıştay’daki gibi bir suikastçi Anayasa Mahkemesi’nin bir üyesini öldürse, yerine Tayyip Erdoğan üye atasa, o kuruldan çıkacak karar kesinlikle Tayyip Erdoğan’ın lehine olacaktır.

Bu ihtimal dışı demiyelim, çünkü bu iktidarın bu tür bir sabıkası zaten bulunmaktadır.

Muhtemel senaryo

Ama çok daha önemli gelişmeler olacaktır Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçiminin ardından.

Biz muhtemel bir senaryo yazalım.

16 Mayıs’ta Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olur.

Meclis toplanarak Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini artıran bir Anayasa değişikliğine gider.

Bu değişikliklerle Tayyip Erdoğan’a Başkanlığa yakın yetkiler verilir.

Basına sansür getirilir.

Muhalif gazeteler kapatılır, muhalif televizyonlar susturulur.

Muhalif gazeteciler için başlatılan mali incelemeler nedeniyle bu gazeteciler hapse atılır.

Böylesi bir ortamda AKP seçim kararı alır.

Seçim döneminde tek sesli bir medya olur ve AKP’ye çalışır.

CHP ve diğer muhalefet partilerinin seçim çalışmaları bizzat kanunlarla engellenir.

Böylesi bir ortamda yapılacak seçimlerde AKP yine birinci parti olarak çıkar ve hükümeti kurar.

Komutanlar emekliye!

Fakat Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğan’ın geçmesinin çok daha büyük bir riski de bulunmaktadır.

Birincisi Hükümet mevcut Ordu komutanlarını emekli edecektir.

Geçtiğimiz hafta yapılan 28 Şubat tartışmalarında zamanın Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı 28 Şubat öncesinde bazı kuvvet komutanlarının emekli edilmesi için kararname hazırladıklarını ama bunu uygulamadıkları için 28 Şubat’ın gerçekleştiğini açıklamıştır.

AKP bu defa bu hatayı yapmayacaktır. Başta Yaşar Büyükanıt olmak üzere kuvvet komutanlarını emekli edecek ve bunu televizyon haberlerinden duyuracaklardır!

İkinci önemli risk, bu Meclis muhtemelen seçimden önce İran’a operasyon için toplanacak ve orada ABD ile birlikte savaşma kararı alacaktır.

Bilindiği gibi savaş anında tüm yetkiler Cumhurbaşkanına geçecektir.

Böylesi bir durumda seçimler de “başka bahara” kalacaktır!

Kısacası bugün bir önlem alınmaz, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa, bundan sonra Türkiye’de bir daha seçim yapılamayabilir!

Bugün muhalefetin demokratik kanalların kapatılmayacağı yönünde bir varsayımla davranma lüksü yoktur. Aksine AKP iktidarı altındaki tüm yaşananlar, bu iktidarın demokrasiyi adım adım rafa kaldırdığını, yavaş yavaş faşizme doğru ilerlediğini göstermektedir.

Demokrasiden nasibini almamış, demokrasiyi sadece bir araç olarak gören ve bunu avaz avaz bağıran bir zihniyetin mensubuna Cumhurbaşkanlığı makamı teslim edilemez.

CHP Meclis’i boşaltsın

Bu noktada ikili bir görev bulunmaktadır.

Ya askeri müdahale beklenecek, top Ordu’ya atılacaktır.

Ya da sivil bir müdahale.

Sivil güçler bu müdahaleden kaçınmamalıdır.

Bugün çeşitli sivil muhalefet güçlerinin Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engelleme gücü yoktur. Çünkü bu muhalefet unsurlarının baskı yapabilecek bir tabanları bulunmamaktadır.

Bu güç, etki ve taban sadece CHP’de mevcuttur.

CHP, hiç vakit geçirmeden Meclis’i boşaltmalıdır.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Meclis kürsüsüne çıkar ve bugün burada Meclis çatısı altında son konuşmamı yapacağım diyerek söze başlar.

Demokrasinin nimetlerinden faydalanarak iktidara gelen güçlerin, demokrasiyi ortadan kaldıracak bir Cumhurbaşkanlığı darbesine soyunduğunu, buna engel olmak için CHP’nin sine-i millete döndüğünü açıklar.

Böylesi bir durumda, Fethullahçı medyanın ve AKP’lilerin Meclis’in istifaları kabul etmesi gerektiği yolundaki açıklamaları safsatadan ibarettir. İstifa kişisel bir karardır hiçbir şart altında sınırlandırılamaz.

Kaldı ki Meclis’ten istifanın asıl anlamı parlamentonun meşruiyetini kaybetmesidir.

Muhalefetsiz bir seçimle AKP Cumhurbaşkanlığı seçimine kesinlikle gidemeyecektir.

Ancak CHP’nin çok basit bir eylem planı olmalıdır.

Bu iktidarı CHP’nin devirmesi ve bir erken seçime zorlaması son derece kolaydır.

CHP Meclis’i boşaltır boşaltmaz şöyle bir eylem planı koyar.

5 milyon kişiyle Ankara’ya

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına ve AKP’ye karşı tüm ulusal güçleri sokağa, tepkilerini göstermeye davet eder. Bunnu için halk mitingleri programını açıklar.

İlk miting Trakya bölgesinde Tekirdağ’da, ikinci miting Karadeniz bölgesinde Trabzon’da, üçüncü miting Akdeniz bölgesinde Antalya’da, dördüncü miting Ege Bölgesinde İzmir’de yapılır.

Mitinglere tüm muhalif güçler ve CHP teşkilatları katılır. İlk üç miting nereden baksanız en az 250’şer bin kişi ile yapılır.

Dördüncü miting İzmir’de yapılır ve 1 milyon kişi toplanır.

İzmir’deki mitingde Ankara’da iktidarı devirme mitinginin tarihi açıklanır ve çağrısı yapılır.

16 Mayıs’tan bir hafta önce Ankara’da CHP’nin çağrısı ile 5 milyon kişi toplanır.

Bu kolaylıkla toplanabilecek bir rakamdır.

Danıştay saldırısından sonra bir günde toplanan 300 bin kişi bir göstergedir.

Tüm Türkiye’de CHP örgütleri ve diğer muhalefet güçlerinin 5 milyon kişiyi Ankara’da toplama gücü vardır.

Ankara’da toplanan 5 milyon kişilik kalabalığın karşısında dayanabilecek bir iktidar yoktur.

Bu 5 milyon kişinin içinde halkın tüm kesimleri bulunacaktır.

Sendikalar tulumları ile işçileri meydana getirecektir.

Üniversite öğrencileri…

Köylüler…

Ve elbette binlerce Harbiyeli ve binlerce subay…

Bu tabloyu yaratmak ve bu iktidarı devirip, erken seçim yolu ile demokrasinin önünü açmak sadece ve sadece CHP’nin elindedir.

CHP bu fırsatı kullanmazsa bu ülke ya açık bir Kürt-İslam faşizmine teslim olur ya da askeri bir darbeye…

Yazı kategorisi: Gökçe Fırat, PKK ve Kürdistan, Türkiye'nin Başındaki Sorunlar, Yazarlar, İrtica | » yorum bırak;